Filyos / Zonguldak


Zonguldak'ın doğusunda doğu batı yönünde iki tünel arasında yerleşik, kuzeyde Karadeniz güneyde irili ufaklı tepeler üzerinde yılankavi yollardan ulaşılan dağ köyleri, doğudaki tünelin üstünde denize inen tepenin (hakim mevkiinde askeri radar ve o yıllarda görevli İngiliz teknisyenler) ucunda Cenevizler'den kalma tarihi kale, kalenin doğu yönünde tünelden çıkıldığında görülen tarlalar arasında kıvrım kıvrım süzülerek denize dökülen Filyos çayı, uzayıp giden demiryolları üzerinde sıkça geçen yolcu trenleri ve yük katarları (özellike Karabük'e fabrikaya kömür taşıyan vagonlar) kırmızı kiremitleri arasında ince yeşil çizgilerle yosun tutmuş çatısıyla, eski bir tren istasyonu, üzerindeki levhada şimdilerde HİSARÖNÜ yazılsa da , eskilerin Filyos bildikleri ve dedikleri tarihi bir mekan vardır.

Özlediğimde, gözlerimde hiç zorlanmadan o günlerim canlanır. Derin uykularında mışıltılı hafif horlamalarla dinlenen insanlar gibi, ritmik gürültüleri halâ kulaklarımda, dev bir pompanın altına başını uzatıp deposuna su dolduran yorgun ve dingin buharlı makineler , her mevsim lacivert giysileri içinde elleri yüzleri kömür karası olmuş gardıfrenler, makinistler, şeftrenler...
İstasyonun önünde makasçıyla sohbet eden hareket memuru, az ilerde tantanları açıp kapatan geçit bekçisi, devamlı koşuşturan telaşlı yolcular, trenlerin durduğu kısa sürelerde (su,simit, balık, meyve, vb.gibi) akla gelen herşeyi satma çabasındaki çocuklar, kömür taşıyan vagonlardan çuvallarına kömür dolduran (çalan demeye dilim varmıyor) çocuklar veya gençler, fabrikasında işçilik, denizinde balıkçılık, tarlalarında rençberlik yapanlar, yani bizler; bazen de kaza geçirerek ölenler veya sakat kalanlar (kâh denizinde boğularak, kâh demiryolunde tren altında ezilip kesilerek) acı tatlı saymakla bitmez anılar.
Bunlar bende iz bırakan, her biri ayrı bir roman konusu, deneyim ve gözlemlerimle aldığım ilk tatlar, yaşadığım ve halâ taşıdığım (detayında) çok renkli olgular veya olaylardır.
 
 
 
 
EREĞLİ - BARTIN OYUN HAVALARI
 
 
 
 
 
ROMANTİK CUMAYANLI' NIN VİDEOSU
 
 
 
 

 
 
 
 
 

Filyos Fotoğrafları

Filyos' a Ait Yöresel Kelimeler

Filyos'a ait yöresel kelimelerİstanbul Türkçesi'nde karşılığı
Abıııı & Abuuuu Bir çeşit hayret nidası 
Acem göynek İş önlüğü 
Agacum Abiciğim 
Ağbacum Ablacığım 
Anacum  Anneciğim 
Anay,Abay,Abiy,Buvay Annen,Ablan,Abin,Baban 
Anlanmak Rahatça uzanmak 
Atınmak Yüzmek (Suda) 
Avla, ala Çit 
Avmak  Bahsi geçmek, anmak 
Badallamak Yanlış veya kötü kullanmak (yeni bir giysi veya eşyayı) 
Beserekli Hastalıklı 
Beynemek Ürpermek, korkmak 
Bicanım Bir hitap şekli 
Börtdümek Haşlamak 
Buva Baba 
Cıllamak Çığlık atmak 
Çaralı Sidikli 
Çıvdımak Korkutup kaçırmak 
Çıvmak Uçar gibi kaçmak 
Çon Baldır 
Çövdümek Çişini yapmak 
Dağnamak Ayıplamak, kınamak 
Dalamak Kaşındırmak, azarlamak 
Daraba Tahta perde 
Darabul Düğünün erkek evinde yapılan eğlencesi. Kınanın erkek evinde olanı 
Derüz Söyleriz anlamında 
Düvün Düğün 
Ebiiğğ/Ebeğğ Beğenmeme nidası 
Eccük Azıcık 
Ehti Fakir, çulsuz 
Eşgare Açıkça, alenen 
Fırdolaya gezmek Dolaşıp durmak 
Fışkı Dışkı, idrar 
Garagasbannek Katiyyen, kesinlikle 
Gaşuk Kaşık 
Gavilleşmek Sözleşmek, randevu vermek 
Gavuk Mağara, in 
Gaykılmak Geriye doğru yaslanmak 
Gaynamak Rahatsızlık vermek 
Gıyguşuk Aralık bırakmak 
Gidişmek Kaşınmak 
Guy Koy (Bir yere koymak anlamında) 
Hıştama Sessiz ol, Gürültü yapma 
Huulamak Rüzgar sesi 
Iscacuk Sıcacık 
İlyan Leğen 
İpda İlk defa 
İşmar etmek Göz kırpmak 
Kapele Gömlek 
Mağzul İnşaatı devam eden yapı 
Maşırba Su içme kabı 
Ösger Rüzgâr 
Pontul Pantolon 
Seyi Dokuma kilim 
Şak, Şam, Şamız Uşak, Uşağım, Uşağımız 
Şersüz Edepsiz 
Zemetmek Arkasından konuşmak 
Filyos'a Ait Yöresel Kelimeler sayfasından 58 öğe, Filyos'a ait yöresel kelimeler sütununa göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Daha fazla görüntüle »


FİLYOS’UN BALIKLARI, BUZLUDUR RAKILARI

5 Eyl 2013 07:42 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı   [ 9 Eyl 2013 05:32 güncellendi ]

Bu yazının konusu, ilk (anda) satırlarda, bugünlerde Filyosta inşaatına başlanan otel/lokanta hakkında görüş serdetmek gibi bir intiba uyandırsa da, bu algı bir ölçüde yanıltıcıdır. Esas itibariyle (amacım) temas ederek işlemek istediğim husus, Facedeki Filyoslu hemşerilerimin tartışma biçimiyle/tarzıyla ilintili olup ağırlıklı olarak bundan ibarettir. Vurgulamak istediğim önemli bir hususta, benim gibilerin, meşguliyetlerinin çeşidi ve yoğunluğu sebebiyle gündemin gerisinde kalmaları, katılımda gecikmeler yaşamaları normal ve doğaldır. Buna koşut Facedeki gibi ulu/orta çalakalem polemik denizine dalmadan, daha ciddi/düzeyli, ama hazırlanması da bir o kadar vakit alan böyle bir yazıyla olayları irdeleme arzusu/istemi, tabidir ki zaman alıp zahmet vermektedir. Sonuçta, tüm yaşananlar sıcaklığını yitirip ortam serinleyince, daha sakin/objektif değerlendirmelerle katkı/katılım sağlamanın yaratacağı artı faktörlerin, eksikliği/eksiyi nötrleştirerek avantaja dönüştüreceğini umuyorum; buna yürekten inanıyorum.

*****

Resort/beach/restaurant sözcükleri Filyos gibi bir yerde kullanıldığında, İngilizce anlamlarıyla değil de, yöreye uygun mahalli muhtevasıyla düşünüp değerlendirmek gerekir kanaatindeyim. Filyos’a gelip bir süre kalmayı planlayan biri(leri)nin, yeme/içme/yatma/yüzme ve benzeri tüm zaruri ihtiyaçlarını isterse tesisten hiç dışarı dahi çıkmadan dinlenerek mükemmel şekilde karşılayacağı, konfor/hijyen/fiyat konularında hiçbir sorun/sıkıntı yaşanmayacağı anlaşılmaktadır. Hiç şüphesiz, günümüz koşullarında yıllardır eksikliği hissedilen böylesine zaruri bir yatırıma, mutlak ihtiyaç vardı; gündeme gelmesi çok isabetli olmuştur. Oraya mı, buraya mı, dağa mı/denize mi yapılması gerekirdi tartışmalarına bu (hakkımı mahfuz tutarak) safhada girmeden, gereğine bina’en vesile olanlara ben de teşekkür ediyorum. Zaman/zaman bu konularda yazılar yazıp fikir beyan eden, Filyos dışında bir memleketliniz olarak çorbada tuzumuz, memlekete bir faydamız olsun istedim, konuya bir yönüyle müdahil olma gereği hissettim.

*****

Yanlış hatırlamıyorsam bundan on yıl kadar öncesi, önceki B.Başkanı zamanında orada (“entel” tabir edilen) çay bahçesi/kafe ile birlikte, basit derme/çatma birkaç restauranta tahammül gösterilmeyip yeşili/sahili korumak adına çevrecilerin alkışlarıyla, alayı/valayla yıkıma gidildi. Onlar plansız/programsız gecekondu niteliğindeydi yıkıldı diyebilirsiniz; ancak, imara uygun her yönden yasal böyle bir tesis için arsa üretimini sağlayan şimdiki başkana da teşekkür etmek gerekirdi bence; ben de yeri/sırası gelmişken bu gereği yerine getirerek kendisine teşekkür ediyorum. Diğer bir deyişle müteşebbis kardeşimizi takdir edenler, aynı ölçüde başkanı da bu başarısından ötürü tebrik etmeliydiler. Aksi takdirde yazılanlar çifte standarttır; kendi kendileriyle çelişkiye düşmüşler demektir. Tek bir kişi (L.Özcan) hariç, bu gereği samimiyetle yerine getiren varsa da ben göremedim. Tabi böyle bir teşekkürle birlikte, tesisin yeri/hacmi/biçimi, çevreye müspet/menfi etkileri, geleceğe yönelik nasıl bir örnek teşkil edeceği konularında (illa muhalefet şartsa/yapılacaksa) tüm siyasi eleştirileri de başkana yöneltmek gerekirdi kanaatindeyim. Çünkü…

*****

Tarih boyunca sermaye sömürüyle/rantla eş anlamda anılıp hep suçlansa da esasen masumdur; çok narin ve nazlıdır; en hafif yelde üşütüp/hapşırır, hassastır/hastalanır. Küçük bir bebek gibi sevilip/okşanmak, kollanıp/korunmak ister. Değil ise ürkek bir dağ tavşanı gibi kaçar/kaybolur. Tamamen titiz davranarak yasal hareket eden, riskli bir konuda memlekete yatırım yapan kardeşimiz, tebriği/teşviki/takdiri/teşekkürü hak etmiştir hiç şüphesiz; eleştiriler ise (daha önce belirttiğim gibi illa yapılacaksa) tamamen siyasi olup Başkana yönelik olması gerekirdi.

*****

Ne var ki, öteden beri Facede “beğendi” konusunda, son derece cimri davranma alışkanlığında olan eller, bu kez bu konudaki tercihlerini cömertçe, bol keseden kullanarak seviyesi tartışmalı bu tartışmayı adeta teşvik etmişler, paratoner gibi şimşekleri kendi üzerilerine çekmeyi sanki bilhassa arzu etmişlerdir. Ön planda rol alan belli sayıda, ağırlıklı olarak aynı kişilerle, (çünkü facenin bir bölüm müdavimi topa hiç girmemiş, hep suskun kalmıştır) ama çok sayıda uzun yorumlarla, talihsiz seviyede böyle bir tartışmayı ısrarla sürdürmüş olmalarını esefle, üzülerek izledim. Böylece konunun gerçek müsebbibine veya müessirine (yani Başkana) yönelmesi gereken kısmını da kendileri üstlenerek göğüslerini siper etmişlerdir. Sahilin fotolarını çekmeyi hobi edinmiş tek bir kişinin, üstelik bir bayanın, mütevazı gezi parkı eylemine benzer muhalefetine, adeta palayla, biber gazıyla hücum edilmiştir. 
 *****
Filyos eskisi gibi değildir; ekonomik yönden gerilese bile, Filyoslular kişisel olarak (dünya görüşleri, olaylara bakış açıları) müspet yönde çok değişmiş/gelişmiştir. Türkiye’nin değişik illeri bir yana, uzak gurbette, yâd ellerde çalışan/yaşayan/evlenen evlatlarına bakıyorum da, artık Avrupa bize yol olmuş diyorum bazen. Bir dönem ben de, ailece, özel arabamla (motor yakma pahasına) ünlenen/önemli pek çok yerini kısmet oldu gezdim/gördüm. Yeşil pasaport dahil maddi/manevi her tür imkanım olmasına rağmen yaşlılık/meşguliyet gibi benzeri sebeplerle bir süredir, yurt dışına çıkamadım, ama Avrupa değerlerini, düşünce yapılarını, biraz olsun bildiğimi, fikir sahibi olduğumu sanıyorum. Geçenlerde bir meslektaşım (henüz gidip görmediğim) Londradan dönüşünde bayağı etkilenmiş, bana hararetle Hyde Parkı anlatıyor. Gâvurun düzenine, otoriter sistemine hayran kalmış. İzmir Fuarının 5-6 kat büyüklüğünde yeşillikler içinde bir park, ortasında bir uçtan diğerine hepsi/hepsi sadece iki kafe/lokanta bulunan uzunca bir göl. İki firmadan fazlasına müsaade edilmemesi dikkatini çekmiş. Yemek için bizdeki gibi saatlerce oturup masa işgal edilmiyor; işini gören kendini dışarı/yeşilliklere atıyor; böylece halk kuyrukta fazlaca sıra beklemiyor. Kazanca Devlet ortak, denetimler şiddetli ve adaletli; elde edilen vergi geliriyle (dolayısıyla) parkın bakım ve düzeni sağlanıyor.

*****

İzmir’e ilk geldiğim günlerde Fuar da böyleydi. Farklı konularda az ama yeterli sayıda var olan kaliteli işletmeler iş yapardı. Zaman içinde, mevcutlara bakıp “sana yedirmezler” diyerek, (işin içine siyaset/mafya parmağı da değince) et/sucuk kokuları arasında döner/ızgara çevirmeye, gürültü/patırtı üretmeye yönelik, adım başı mantar gibi işletme açılıp/saçılmaya, çoğalmaya başlayınca, manzara değişti tabi. Katılan ecnebi/yabancı firmaların sayıları ve fuar süreleri azalırken, bu tür mekanların sayısı arttı; İzmir’in yerli halkı ise (nikah/araba parkı gibi) zaruret olmadıkça, Fuar’ın önünden geçmez oldu. Sonuçta İzmir’in çevre illerinden gelen gariban köylüsüne, para hareketi yaratamayan kuru kalabalıklara, avama ve onlara (ekmek arası) hizmet vermeye çalışan, esasen sinek avlayan işletmelere kaldı (bir zamanlar şöhreti İzmir’den bile önde gelen) anlı/şanlı İzmir Fuarı. Beceriksiz yönetimlerin ellerinde, nasıl işletileceği bilinmeyen kocaman bir UCUBE, şehrin tam da merkezinde, yeşillikler içinde mışıl/mışıl uyumakta, in/cin top oynamaktadır şimdilerde.

*****

Bu noktadan itibaren yazacaklarım Filyosla veya yapılmakta olan tesisle doğrudan alakalı olmayıp, daha çok bu son tartışmaya katılanlar (tabi ki tamamını bir yazıda irdelemek mümkün olmadığına göre, şimdilik ön planda, baş rolde esas olanları tahlil ve diğerlerine teşmil ederek) ve takındıkları tutumlarla ilgilidir. Öncelikle çok sayıda yapılan yorumdan, çok sevdiğim, değer verdiğim, nazımın geçtiğine inandığım dostlarıma ait olan, sadece bir/ikisine değinmek isterim: Filyos gibi yerde bir bayanın “mevcut içkili lokantalara ortak olabileceği” düşüncesi/yorumu, güler misin/ağlar mısın? Diğer bir yorumda “İyi ki buranın tapusu senin değilmiş kardeşim, yoksa tapuyu da senin elinden alırlarmış.” şeklindedir. El insaf yani, (evvelemirde) zaten buranın tapusu kimin ki? Senin/benim/bizim, onların, hepimizin, Filyos halkının değil mi? Şimdilik bu başkan sadece temsilen ortalıkta görünse de, arka planda gerçek sahipleri zaten halk değil mi? Kendilerinin olanın nesini (hangi tapuyu kimler kimden) alacaklar ki? Bir şey anladıysam Arap olayım.

*****

Uzun yıllar ve halen Avrupada yaşayan, bilgisini takdir, yazılarını zevkle takip ettiğim bir başka kardeşimiz, site lojmanlarının yıkılıp Bükrü’nün çok katlı bina inşaatlarına şiddetle karşı çıkıyordu. Hatta benim Filyos Raporundaki “demiryolunun sahil kesiminin tüm o çevrenin yegâne nefes borusu olduğu, İMARA AÇIK OLANLAR DIŞINDA çivi çakılmaması gerektiği” fikrimi çok isabetli buluyor, bana samimiyetle katılıyor, bu konudaki görüşlerimi paylaşıyordu. Facede malum olan bu son tartışmanın henüz başlarında “Ortada hazır bir talep yok, müteşebbis açıkça risk alıyor. Neden bugüne kadar başkaları böyle girişimlerde bulunmadı. Risk alanın bir üstünlüğü olacaktır. Bu ekonominin kanunudur.” “belki de parasını sokağa atmıştır, öyleyse diğerlerinden önceliği olacak, haklı olarak kazanç sağlayacaktır” mealinde, ekonomik fikirler ihtiva eden yorumlarını dikkatle okudum. Tabi yapılan bu tesis, saha İMARA AÇIK olduğuna göre, bu noktada yorumlarında/fikirlerinde doğrusu bu ya, ilk anda bariz hiçbir çelişki görmedim/düşünmedim.

.*****

Ancak, şahsen ben “Bizim buralar farklıdır; sizin oraya/Avrupaya hiç benzemez, öncelik falan dinlemezler. Sıkıntılı dönemi sabredip zararla atlatan kardeşimiz biraz kazanmaya başladığı anda, piyasada yolunu şaşırmış, garanti kazanç arayan deli para sahibi, (rahmeti bol, yağmuru bereketli, çamuru ise az, yani zahmetsiz/kazançlı, kemiksiz iş konularını kollayıp bekleyen ranta baygın, altın dolusu küplerini kırmaya hazır) hatta Filyos dışından yabancı sermaye koşa/koşa, ağzının suyunu şapur/şupur akıtarak ışık hızında uçarak sahile gelecektir. Yani “mademki o yaptı bizde yapalım” felsefesi. Benim bildiğim bidayette sahilde dört içkili lokanta vardı. Üç de şimdilerde imara açıldığına göre toplam yedi işletme. İleride seçimler falan derken devir/devran değişirse, imar/mimar dinlemeden bu yedi, (biraz abartayım) yetmişe çıkar mı?” Böyle bir endişe taşıdığımı, zaten yukarıdaki Hyde Park ile Fuar örneğini de bu nedenle, Avrupa’da öyle, Ülkemizde böyle anlamında yazıya aldığımı, (orayı da burayı da iyi bilen birisiyle) tartışarak/bilgilenme isteğimi vurgulamak arzusundaydım ki…

*****

Aaaaa son yorumlarında bir de ne göreyim? Bizim ki coşmuş, almış başını gidiyor. “Fabrikanın yeri zaten çöplükmüş de, hiçbir memlekette bu kadar imar kısıtlaması olmazmış da, o sahile daha neler, ne yapılar yapılacakmış da… Siz misiniz yol yapıldığında ses çıkartmayan (tüm Filyos halkına biçtiği güya böyle bir hatayı da, sadece o anda ki muhatabına yükleyerek/kullanarak) alın size öyleyse, yol boyunca sahil betonlaşsın da nasılmış görün gününüzü” demeye getiriyor. Her konuya, her topa, destursuz her bostana süratle/anında girip ahkâm kesiyor; önüne gelene fırça çekiyor; Faceye tek sıra hiza veriyor. Tabi bu hız, bu yüksekten uçmak, insanın ister/istemez başını döndürüyor. Bir gün biri çıkar da ”ağır ol inecek var” deyiverirse ne olacak? Ne gereği var sanki bunların. 

*****
Dahası her zaman ki gibi kızdıkça kızıyor (ki bunu taktik olarak kullandığını düşünmeye başladım) freni yok, gaza basıp devam ediyor, Facede şu kadar “beğendi” aldım, öyleyse haklıyım; şu kadar (metre yakınından bile geçemeyeceğiniz) fakülteler bitirdim; sadece ben bilirim demeye getiriyor. Mesleğin ilk yıllarında bir üstadımın nasihatiyle edindiğim bir prensibim vardır. “Geleceği belirsiz bir dünyada yarın kimin ne olacağı belli olmaz. Bir dilenci bile olsa kimseyi küçük görme, allameyi cihan olsa kimseyi de gözünde büyütme.” Galiba şimdi geldi fıkra anlatmanın zamanı da Zühtü. Adamın çok şiddetli büyük abdesti gelmiş, ara/tara etrafta tuvalet yok, girmiş bir eczaneye “karpuz var mı” diye sormuş, “yok” cevabı alınca da son derece sinirlenerek “karpuz bulunmayan eczanenin ben içine ederim” demiş ve çömelip işini görmüş. Böyle kızmak olur mu? 

*****
Her konuda kendine hayran tavırlar sergileyerek kendi/kendini üstat, kompetan otorite tayin edip buna karşı anında/itirazsız ve istisnasız, herkesten kabul/saygı bekleyen bir anlayış, her kim olursa/olsun, tartışmadan uzak “ben” diyerek benliğini ispat telaşında bencillik yapıyor demektir. Sonuçta Filyosta yaşayan, orada mukim olmanın avantajıyla yaşadığı/nefes aldığı çevreyi bilen/seven, kendince koruyan, vakit buldukça sahilin her deminin fotolarını çekmek gibi masum bir hobiden başka, belki de fazlaca bir meşgalesi olmayan bir ev hanımının eleştirilerine tahammül edilememiştir.

*****

Gelelim son tahlile: Bilindiği gibi, Facedeki “beğendi” lerin bir bölümü samimiyetten uzaktır; hatıra bine’en, hatta bazıları (hep aynı yönde) aboneyim/abone “beğendiler” cebimde şarkısıyla, bazen de bir beklenti karşılığında çekilmektedir; abartarak çok da fazla güvenmeye, itibar etmeye gelmez. Ver gazı coştur Lazı hesabı yani. Hâlâ okul sıralarındaki münazaralarda kalıp “iki kere iki kaç eder” türü sorulara “dört” diyerek bir zamanlar başarılı olduğumuz kazanma alışkanlıklarımızı, yaşamda da aynen sürdürerek müspet neticeler ummak, maalesef tahakkuku imkânsız hayaller kurmaktır. Çünkü yukarıdaki basit sualin cevabı bile, ülkemizin kaşarlanmış hayat mekteplerinde (sadece “dört” hariç) zamana/zemine göre eksiden artıya sonsuz sayıda sonuçlar verebilmektedir. Yıllar sonra bir gün, sekizinci, dokuzuncu, onuncu yani potansiyelin/kapasitenin üzerinde çok sayıda işletme, sahile dikilip inşa edilirse, o gün itibariyle var olan firmalar, yeni rakiplerine rıza gösterecekler mi? Müşterilerini, kazançlarını rakipleriyle güle/oynaya, kardeşçe paylaşarak, “aman nasıl olsa buralar çöplüktü, sen de gel” diyecekler mi? Merak ediyorum doğrusu…

*****

Devlette ve Özelde kırkı aşkın dolu/dolu geçen yıllarımda, ticaret erbaplarıyla çok yoğun mesleki ve dostça ilişkilerim olmuştur; kendilerini az/buçuk tanırım. Büyük çoğunluğu itibariyle, (yatırımı yapan ben olsaydım bile bu usul değişmezdi) kim olursa olsun sahilde kendi inşaatını bitirdiği gün, bir numaralı çevreci kesilecektir; başka bir rakip, gereksiz rekabet istemeyecektir. Başka 
türlüsü ticari hayatta görmek neredeyse imkânsızdır. Böyle bir hizmet sektöründe, tesisten önce, onun ihtişamından ziyade çok daha önemli olan, baş roldeki esas karakter, ekonomik faktör esasen müşteriye sunulan, ARZ edilen (lokasyon) gerçek ekmek teknesi, aynı zamanda müşterinin talebi, olmazsa olmazı, yapıların boğmadığı (Hyde Parktaki gibi) temiz/sakin bir SAHİL BANDIDIR. Zaten inşaatını bitiren işletmenin (akılları başlarında ise) yetkili birimleri kendilerinden sonrası için “bu güzelim çöplüğe” inşaat yasağı gelsin/konsun isteyecektir. Ticaretin mantığı budur. Öncelikle bu işletmelerin sahilin değerini bilip koruması gerekir. Elbirliğiyle çevrenin içine ettiğinizde, değil sahilde isterse denizin içinde sarayınız olsun nafile; kervan geçmez, kuş konmaz. “Ne yanar kimse bana ateşi dilden özge / Ne kimse kapım açar badı sabadan gayrı. 

*****

Güpgüpoğlu için otelin yıkılışını, Sitedeki Bükrü inşaatlarını duyup/gördüğüm günden bugüne, yıllardır yaşadığım İzmir’in Fuarına ve (gecekondulardan surları bile görünmeyen) Kalesine, hatta Kordonboyuna bakıp düşünceye daldığım oluyor bazen; Filyos’un geleceğini çok net görebiliyorum sanki. O günleri bugünden (birkaç keskin göz ve septik/karamsar dışında) bizim nesil iyi ki göremeyecek. Şimdiden fazla da dertlenip üzülmeyecek demektir bu; vay görebilenin/bilebilenin haline. “Bilmek yanmakmış meğer.” Örneğin bir ekmek fırınında da 5-10 kişi çalışabilir, bir ölçüde istihdam yaratıyor demektir. Ama işsizliği önleme iddiasıyla fırınlara, neredeyse kutsallık/dokunulmazlık atfederek, gürültü/patırtıyla, tozu/dumana katarak istediğiniz kadar ıkınıp/sıkının, varıp da Filyos gibi yerde 20-30 fırın açamazsınız. Sahilde de kaç işletmenin varlığı rasyonel olarak iş yapar Allah aşkına? Ekonomi ilminde de, kapasitesi/çekeri, işba noktası, ne kadar sayı da kaldıracağı, rantabilitesi gibi kavramları/faktörleri ayrıca ve öncelikle nazara almak gerekmektedir.

*****

İşsizliği çözümlemek keşke Facede tartışıldığı kadar basit olsaydı. Ayrıca özel hiçbir işletme (sadece/dolaylı bir yan üründen ibaret olan) işsizliği çözümlemek amacıyla kurulmaz; esas olan asli unsur kârlılıktır. Şimdilerde sadece iş/aş, ekmek, memleket diyenler, ARZ ettikleri gerçek nimetin SAHİLİN harap olmasına, uzun vadede asla rıza göstermeyeceklerdir. Bir zaman sonra, muhtemelen inşaatın bitimiyle tehlikeyi fark edip yeşili/sahili, çevreyi koruma adına şimdiki söylemlerini değiştirseler bile, toplum nezdinde ne kadar inandırıcı olacaklar, “sahilde bizde/bizde iş kuralım” naraları atacak olanlara nasıl takoz koyacaklar bilemem?

*****

İşte toplumda kabul gören akil adamları, özü/sözü bir, saygın/güvenilir, tartışmalarda objektif tutum sergileyebilen dengeli/etkili kişilikleri, şimdi küstürdüğümüz gerçek çevrecileri, onların kıymetini, günü geldiğinde mutlaka anlayacak mumla çok arayacağız ama beyhude… Şarkıdaki gibi “lakin vakit çok geçmiş olacak, gönül hicran şarabından yudum/yudum içmiş olacaktır.” Çünkü fikirleri toplum tarafından hep horlanarak küçümsenen, hiç teşvik edilmeyen, her kim ki dayanma gücü ne kadar yüksek olursa olsun (bir yere kadar) günü gelip tükendiğinde, bir dalga gibi arşı alaya gürleyip yükselmişken aniden zirvede kırılıp gerisin/geriye, kabalıklara/kalabalıklara küsüp gücenerek, kendi cennetine/içine çekilecektir. 
                                                                                                                
                                                                                                                SAFFET KUMBAS


ÖNEMLİ NOT:

Mesleki/edebi konularda ücreti mukabili benden yazı isteyen, zaman darlığından ötürü müspet cevap veremediğim bazı dergiler var; demek ki yarı profesyonel sayılırım. Memleket(liler)im için hazırladığım bu yazı, (parasız/bedava oluşu pahası, ederi konusunda sizi yanıltmasın) sarf edilen değerli bir emek ve zaman ürünüdür; inşallah kıymeti bilinir. Son derece samimiyim, tevazu gösterip yazılarımda hiçbir zaman öyle aman/aman takdir beklemedim; tabi polemiğe (bir bakıma bayılır, ustası sayılırım) girmeyi de hiç yeğlemedim. Hatta öyle tahmin ediyorum bu yazıya/bana, ucundan kenarından alınanlar/kızanlar mutlaka olacaktır. Hiçbir dostumun kırılmasını istemem; her kim bu yazıda kendisini görüyorsa, inanın onun daha mükemmel olmasını arzu ederim. İşte geldik gidiyoruz, naçizane ben de tecrübelerimle tarihe not düşerek çok sevdiğim güzel memleket(liler)ime ilişkin biriken/taşan fikirlerimin bilinmesini, dikkate alınıp değerlendirilmesini istiyorum tabi ki. Hepsi/hepsi bu, ne ki, çok mu? Özellikle de bu yazıya en çok sinirlenenler, (öncesinde kendileri lehinde yazılan son derece samimi söylemleri lütfen hatırlasınlar) sakinleşip mantıklı düşündüklerinde, esasen onlar için lütfedip yazdığım bu yazıdan şayet gerekli dersi alabilirlerse en çok da onlar yararlanacak demektir. “Yok, biz bildiğimizi okuruz” diyenlere, tek bir sözüm yok zaten, Allah selamet versin.

Nasıl bir ders mi? Son önerimle özetliyorum. Bugüne kadar olan/olmuş, yedi adet işletme (anlaşılan hepsi de yasal, imara uygun) bu sayıda kalsın yeter. Hep beraber bir olup bu konuyu içselleştirip daha fazla işin çivisini çıkartmadan, imarlı olanlardan sonrası buraya tek bir çivi bile çakmadan/çaktırmadan uzlaşıp/barışalım. Şayet tek bir Filyosluyu bile bu amaç dışında bırakmadan, hiç kimseyi asmadan/kesmeden, bölmeden/parçalamadan, kızmadan/küsmeden, sabırla/samimiyetle, ikna metodunu kullanarak başarabilirsek eğer; başta güzelim memleketimiz, sahilimiz, işletme sahipleri, çevreciler, muhalifler, halkımız, biz/hepimiz, cemi cümlemiz (win/win) kazançlı çıkacağız demektir. Taraflar bu öneriyi bir düşünsün, zararın neresinden dönülse kârdır; hatalı olanlar hatalarını kabul etsin, iş tatlıya bağlansın. Geldik Filyos’un meşhur trenlerine, yani son günlerdeki elim kazaya… Kömürü gibi bahtı da kara memleketimde, son kazada vefat eden her iki hemşerimi de tanıyordum; acılar içinde üzüntülüyüm; onların kaderlerine, geride kalanların kederlerine kahrediyorum. Tanrıdan rahmet, sevenlerine sabır/sebat, yaralılara acil şifalar diliyorum. Güzel memleketimin işinde/gücünde, geçim derdinde, bir kıyıda unutulmuş güzel insanlarına sevgi ve muhabbetlerimi sunuyorum. 
30.Ağustos.2013 ( S.K.)

Bir Yerde Doğmak/Yaşamak/Ölmek - Oralı Olmak.

29 Haz 2013 13:52 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı

 Doğmak yumurtayı kırıp/çıkmak, bir aleme, bir kadere uzanmak, candan can, kadından ana yaratmak; Tanrıya has bir özelliği tatmak demektir. Her doğum bebekle birlikte anneyi de doğurduğu, ona analık vasfı kazandırdığı için çifte mutluluk veren mucizevi, kutlu bir olgudur aynı zamanda. Analık, rahman olan Tanrının sadece kadınları rahim kıldığı bir lütuftur. Dünyaya gelen her insanın anası bellidir, doğum alenidir/bilinir; anadan gelen soy/sop biyolojik olarak kesindir. Ne var ki, erkek hâkim dünyamızda, yine de babanın soyu dayatılmış, pederşahi kimlik ön plana çıkartılmıştır. Gün gelir belki değişir temennisiyle, (hakkıdır hakka tapan kadınlarımızın diyerek) elzem olan yağımızı çekelim böylece, hazır sırası gelmişken.

******

Dünya kurulalı (kâlû beladan) beri, ikizi/zıddıyla birlikte kaim olan doğmak ve ölmek, milyarlarca kez ola gelmiş, öylece sürüp gitmiştir. Böylece sıradan/olağan bir döngüye dönüşerek devri daim etmiştir. Birisi bir bilinmezden dünyamıza mutluluk/sevinç getirirken, diğeri yine bir bilinmeze geride hüzün ve keder bırakıp gitmiştir. Diyelim ki, kişi doğduğu yerde yaşamış, orada ölmüş, oraya gömülmüş, talih yüzüne gülmüştür; ya da doğmak/yaşamak/ölmek olgularının her biri, ayrı/ayrı mekânlarda başına gelmiş, ola ki kaderi farklı çizilmiştir. Tabi ne mutlu hepsinden de nasibini aynı yerde (Filyosta/Filyosla) alanlara, böylece oralı olanlara. Gerçekte bir yerden olmanın şartı biraz karışık ve tartışmalıdır. Örneğin, Papazın biri yeni doğan bebeği vaftiz ederken kulağına ismini okur “yaşadığın sürece bu isimden ve vergiden asla kurtulamayacaksın” dermiş. Nedense işin içine doğum yerini, memleketi hiç karıştırmazmış. Doğum/yaşam/ölüm, üç perdelik bir oyun. Doğumdan ölüme uzanan bu uzun yolda/oyunda, ömür denilen romanını yazmaktadır her kişi; kimi başrolde, kimi yardımcı/diğer rollerde, bazıları figüran, bazıları da sahneye bile çıkmadan seyrederek geçip/ gitmekte; ham bir meyve gibi olmadan/ermeden düşmekte dalından. Varlığı bile meçhul, yaşadığı anlaşılmadan...

******

Doğmak ve ölmek dedik, bir de “olmak” var tabi.  Çok ilginç/kapsamlı bir sözcük bu; başına aldığı her kelimeyle birlikte iyi veya kötü manada belki yüzlerce anlama gelmektedir. Aşık, alışık, usta, meşhur, bilinçli, aptal, uyanık, mutlu/kederli olmak gibi… Asırlar öncesinden Shakespeare'in (to be or not to be) olmak ya da olmamak, diğer bir deyişle hayat/memat meselesi (yaşam/ölüm) anlamında bilinen sözü, sırasında sokakta bile sıkça kullanılan, böylece sonunda sıradanlaşan... Bu noktada, hemen Hz. Mevlana'nın çağlar ötesinden günümüze ulaşan öğütlerinden başka bir bölüm daha sunmayı yararlı görürüm. Şöyle ki: Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol/Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol/Tevazuda toprak gibi ol/Hoşgörüde deniz gibi ol/Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol. Olmak komutuyla verilmiş ne güzel öğütler bunlar, değil mi? Olmak deyince (ister/istemez) olmamak, buradan da Filyos' un “olmaduk” sözcüğüne ulaşarak anmamak olmazdı doğrusu; es geçemezdim. Öyleyse cümle içinde kullanarak örnek verelim: “Olmaduk falancanıy şa okuya da sen neçün okuyamayoy?” şeklinde ananın çocuğundan yakınması gibi. Filyoslu bir başka kardeşimizin de, sevmediği beş/on ismi alt/alta sıralayarak “Filyosuy olmadukları listesi” hazırlayıp ulu/orta her yerde, herkese isim/isim yüksek sesle,  sayıp okuması, tellala verip ilan etmesi, şimdi bile gülümseyerek hatırladığım hoş anılarım arasındadır.   

******

Bir yerde/birinden doğmak, orada yaşayıp/ölmek, hangi şartlarda oradan olmak demektir? Daha doğrusu, son günlerde fazlaca geyik yapılan Filyoslu olmak, bu yazımızın başlıkta görünmeyen geri plandaki gerçek konusudur. Maslow'un gereksinimler hiyerarşisinde, insan ihtiyaçları piramidinin en tepesinde fiziki ihtiyaçlardan sonra güvenliği takiben üçüncü sırada öneme haiz olan, aidiyet (dostluk/komşuluk/bağlılık) duygusudur. Düşüncelerimi kıvırmadan, yuvarlamadan, kemikleşmiş/ kesin sözcüklerle baştan ifade etmek isterim. Bana göre Filyoslu olmak, ona sahip olmak değil, ona ait (hayırlı bir evlat) olmak demektir. Dolayısıyla, zaman/zaman görüldüğü gibi, birisi çıkıpta bir gün kendine göre kendince uydurduğu bir mantıkla, “kim Filyoslu/kim değil” veya “kim olmaduk” tayin etmeye kalkışırsa, biliniz ki kendisine özgün/farklı ve yetkin bir konum edinmek, böylece ucuz yoldan, yoktan kendini var etmek, saydırmak amaç ve arzusuyla, memlekete (sanki) tapusuyla sahip çıkmakta; diğer/gerçek Filyosluları dışlamaktadır. Bir annenin birden fazla çocuğu olmaya benzer bir durumdur bu. Hani hepimizin küçükken annemizi diğer kardeşlerimizden kıskandığımız, onu sadece bizim sandığımız günlerdeki gibi. Oysa büyük şehirlerimizde ederi yüksek/pahalı emlak sahibi bazı zenginlerimiz bile, sırası/yeri geldiğinde basit bir dağ köyünden olduğunu övünçle ifade etmektedir. Çünkü belli bir yerden olmanın esaslı/temel şartlarından en önemlisi mülk değil, haktır; kişinin kendisini oralı hissetmesidir; bir dönem orada yaşadığı ve ölünceye kadar yüreğinde taşıdığı anılar ise, oralı olmanın gerçek tapusudur.

 ******

Sırası gelmişken, hemşerilerime mutlaka okumalarını tavsiye edeceğim, E.From'un (to be, to have) olmak/sahip olmak kitabıdır. Olmak kişinin kişiliğini, kendini olgunlaştırması, özetle adam olması demektir. Sahip olmaksa bir şeyi malik sıfatıyla kullanmak, mülkiyet hakkını edinmektir ki, yaşamı kolaylaştırdığı, kişiyi özgürleştirdiği gibi, bir yönüyle de sahip olunan şey, kollanmayı gerektirdiği için, zahmet ve külfeti itibariyle kişiyi esir alabilmektedir. Örneğin, otomobil (bazen taşıdığına kendini taşıttırarak) birçok yararlarının yanında, tamir/bakım/gözetim, vb. gibi benzeri pek çok sıkıntıyı, beraberinde kişiye yüklemektedir. Hep anlatılan başka bir darbımesel de, oğluna devamlı “sen adam olmazsın” diyen babayı, yıllar sonra vali olduğunda polis nezaretinde ayağına kadar çağırtan evlattır. Devamında “hani ben adam olamazdım” diyerek soran evlada, babanın “ben sana makam/mevki, şöhret/servet sahibi olamazsın demedim ki, adam olamazsın demiştim” şeklindeki ilginç cevabıdır ki; bu iki olgu (olmak/sahip olmak) arasındaki anlam farkını apaçık özetlemektedir. Yazımızın akışında, sırası geldikçe daha başka anlamlarına da temas edilecektir hiç şüphesiz; ama bugünkü konumuz itibariyle herhangi bir yerden, özellikle de Filyostan olmak denilince, ait ve sahip olmak kavramlarını mutlak enine/boyuna irdelememiz gerektiğini düşünüyorum.

******

Bir şeye sahip olmak iki yönlüdür; birincisi kişiye o şeyi (“hor” kullanmak dâhil) istediği gibi israf ederek tüketme hakkını vermektedir; ikincisi (diğeri) ise sahip olduğu şeyin kıymetini bilerek, onu gözetip/kollamayı gerektirmektedir ki, eleştirilerimiz tabi ki ilk şık içindir; diğerini ise “ait olmak”  kapsamına dâhil olarak düşünmekteyim. Yani öncelikle (Filyos’a Saffet’li diyemediğime göre) ben Filyoslu ve ona ait oluyorum; sahip çıkmak ise, sadece onu kollamak/korumak anlamındadır. Gençliğinde diğer kardeşlerden kıskandığımız anamıza, ondan yararlandığımız için bir eşya gibi sahip çıkmak kolaydır; keza yaşlanınca mirasına konmak üzere diğer kardeşleri dışlamak da, aynı sebebin sonucudur. Şayet tereke zengin değilse, suç büyük demektir ve terke sebeptir. Üstelik hastalanıp elden ayaktan düşmüşse, bakım gerekiyorsa, kardeşler kadını top gibi birbirine pas etmekte, önceden kıskandıkları kıymetliyi sonradan birbirlerine ikram etmektedirler. Günümüzde, çokça yaşanan bu acıklı hikâyelerin, çevremizdeki örneklerini bilmeyen duymayan yoktur diyerek, buradan anamız/konumuz Filyos'a geçebiliriz. Filyos iyice yaşlanmıştır artık; hazineleri tükenmiştir, zenginliği kalmamıştır. Ondan bize miras anlamında hayır yoktur; ama bizler ona ait “hayırlı birer evlat” olabiliriz; Filyoslular olarak onu kollamak, yaralarını sarmak, hastalığına/derdine derman olmak anlamında, karşılık beklemeden sahip çıkabiliriz. Nasıl mı? İşte fabrikası, sahili, ırmağı bir yanda, ileri gelenleri, geri gidenleri, işsiz/güçsüz gençleri diğer yanda; hadi deyip elimize tükürsek belki bir şifa oluruz. Hastayı diriltip yaşama döndürmeye yeter gücümüz; yeter ki samimiyetle isteyelim. Üşenmeden, yüksünmeden yükün altına girelim.   

******

Şimdi bu yazıyı okuyanların, (bir an için) geçmişte kalmış Filyosta yaşadığı bir gününü ve nasıl geçirdiğini hatırladığını varsayalım. Aynı gün sabah kahvaltıda, öğlen tarlada, akşam parkta belli sürelerde kardeşlerden her biri, anasıyla ayrı görüşmeler yapmış olsun; o günden bugüne hepsinde farklı anlar/anılar/analar kalmıştır. Artık tek bir ana değildir o, evlatlarının sayısındadır. Zira, her birinde bıraktığı izlenimle algılarda, anılarda yaşayıp yaşatılmaktadır. İşte, aynı gün Filyos'un denizinden/kalesine, istasyonundan/kahvelerine, meyhanelerine, parkına, en ücra köşelerinde, farklı yerlerinde, farklı kişilerle veya yalnız geçirilen gün ve saatlerin algısıyla/anısıyla biriken, hepimizin belleğinde ayrı çizilen öyle çok Filyos vardır ki, hiçbiri birbirine benzemez. Bu açıdan bakıldığında, ben diyorum ki, herkesin Filyos'u çok farklıdır, ne kadar Filyos'lu varsa o kadar da Filyos vardır. Dolayısıyla, bu manada yaşadığımız Filyos, tabi ki sadece bize aittir; özlediğimiz kadar özelimizdir.

******

DDY'de babası bir süre çalışırken (ilk/orta) çocukluğunu Filyosta geçirmiş kaptan olmuş, gemisiyle her geçişte kalenin kayalıklarına, balıkçı kayıklarına “ben de buralıyım” diye bağırıp el sallayan bir hemşerimizi anlattılar bana... Dahası, Filyosta yaşamış/yetişmiş sonra da ayrılmış, subay, doktor, öğretmen bin bir çeşit meslekten tanıdıklarımız var. Filyos özlemlerine, memleket/mazi hasretlerine arada/sırada “ahh” çekişlerine kim engel olabilir ki? Filyos'da doğmamış/ölmemiş, ama şimdi ayrı düşse de bir dönem yaşamış, yeter ki kendisi isteyip kabullensin, öz be öz Filyosludur bence. Kaldı ki, Filyos'un göz ardı edilemeyecek boyutta politik yönden ses getirecek yüksek nüfusa, dünyanın her yerinde gönüllü destekçilere, o kadar çok ihtiyacı vardır ki; bilen/bilir.

******

Tüm bunlara karşın, çocukluğu (en güzel yılları) Filyos'da geçmiş, çok çalışıp gayret göstermiş, son derece başarılı dostlarımız var ama Filyos'lu değiller ne yazık ki. Üstelik, bazen durumdan vazife çıkartıp kendisini nüfus müdürü ilan eden bazı kardeşlerimizin, iftiharla bunları hemşeri sayma heveslerine rağmen değiller. Çünkü bizatihi kendileri, belki hiç görmedikleri, babalarının/atalarının (öğütleriyle şartlandıkları) memleketlerinden, Gürcü/Abaza/Laz/Kafkas kökenli olduklarını, inatla ve ısrarla, sürekli ifade etmektedirler. Fazla özgürlük, biraz da yalnızlık demektir; bedeli her neyse katlanmak gerekir. Oysa ağzı var dili yok mahzun Filyos'um, (var yıllarının bereketini bolca verip ihya ettiyse bile) kimseciklerden ekmek/su istemez, lütuf hiç beklemez. Endemiktir, gururludur, kendisini istemeyip sırtını dönene, tabi ki kendini vermeyecektir, ayrıcalığını tanımayacak, yakasına yapışmayacak ama rozetini de taktırmayacaktır; kendinden/evladı saymayacaktır. Hemşerilik bir tek (yalnızca) reddetmeye/inkâra gelmez, ihaneteyse hiç tahammül edemez.

******

Gelecek için onları yine de potansiyel Filyoslu saymak gerektiğine inanıyorum. Eskilerin bir sözü vardır; “Filyos çocuğu memleketten çıktı mı, sudan çıkmış balığa döner.”  Yıllar oldu ayrılalı, sudan çıkmışa değilse bile çoktan somon balığına döndük. Bildiğiniz gibi kazlar çok yer, çok çıkartır. Bir gün evleri pislikten/kokudan geçilmez olunca, çare bulmak üzere toplantı yapmışlar. Sonunda kümesi terke/göçe karar vermişler ki, arka sıralarda yarı uykulu, yaşlı/tecrübeli bir kaz söz almış, kıçını işaret ederek “yaa gittiğimiz yere bunu da götürmeyecek miyiz?” diye sormuş. Nereye giderse gitsin, Filyoslunun Filyosu onun adeta bir uzvudur. Bir tanıma göre insan düşünen bir hayvandır. Çocukluğunu Filyos’un yemyeşil çayırlarında hoplayıp/zıplayarak, otlayıp/oynayarak geçiren birisi, biraz zor unutur güzelim memleketini... Geçmişte Filyosta yaşayıp da oralı olmayı ısrarla kabul etmeyen her kim olursa olsun, bir bakıma maziye/anılarına sıkıyor, içindeki çocuğu öldürmek istiyor demektir. Ne var (bilmezler) ki, Filyosta yaşanan/geçen çocukluğa kurşun işlemez. Bugüne kadar aksini ne gördüm, ne de duydum; benden söylemesi…  

******

1950'li yılların ortasında Filyosta görevde bulunmuş, sebepsiz, yok yere vurulmuş nahiye müdürünün, Yarımca eteklerindeki mezarını ve hikâyesini hepimiz biliyoruz. Vuran Filyoslu, seçip tercih ettiği maceradan sonra, kendisi de vurularak öldürülmüştü hatırlayacağınız gibi. Bilinçli olarak “vuran Filyoslu” dedim; nedeni az sonra anlaşılacaktır. Şimdi, Filyos dışından bize emanet birisi, bir dönem bizimle yaşamış, kaderi/eceli buraya yazılmış, mezarı bu topraklarda kalmıştır. Pekalâ öyleyse vuran mı, ölen mi, hangisi daha çok hak ediyor Filyoslu olmayı? Seyrek olsa da, halen tek tük ziyaretçileri olduğu söylenen, öz be öz Filyoslu bu görev şehidinin yattığı yerin anıt mezara, kabrinin gülistana dönüştürülmesini öneriyorum. 1980 öncesi, tüm illerimizde olduğu gibi Filyos'un da, sağ/sol diyerek (kahveleri dâhil) bölündüğü yıllarda, Filyos'a her gelişimde, her iki gruptan arkadaşlarımla rahatça görüşmüşümdür. O günlerden birinde, o an için içinde bulunduğum gruptan ağır sarhoş birisi, diğer gruptakilere laf atıp sataşınca, ortam gerilir gibi oldu. Tabi ben duramadım, müdahale etmek zorunda hissettim kendimi; aklı başında değer verdiğim bir kaç dostuma hitaben “Yaa bu köpeğin lafıyla olay falan çıkartmayınız” veya buna benzer bir şeyler çıktı ağzımdan gayri iradi. Cevaben “Öyle diyorsun ama o bizim köpeğimiz, bizim için havlıyor” dediler. Hiçbirisi “köpek değildir” veya “adam değildir” demedi. Yani köpek bile olsa bizdense adamdır; ölçü/yeter ki bizim adamımız olsun.  

******

Bunu niçin anlattım? Bir yerden olmak mutlaka düzgün, örnek insan olmak demek değildir. Başka bir deyişle, bir yerden ot da çıkar, bok da; katil de, it de. Önemli olan Filyosluların, ayrıcalıklarının oluşum ve gelişimine özenilerek yüceltilmesine müspet yönde katkı sağlamasıdır. Bazen sırf parası için ana/babasını öldüren evlatları duyar/okuruz cinayet haberlerinde. Var sayalım ki, bir gün, bir müteahhit, maazallah sadece kazanç/rant elde etme amacıyla, her tür hile ve desiseyle, Filyos'u, sahili/kaleyi mahvedip sonra da Filyos'lu olduğunu iddia etse, haklıdır/doğrudur. O bile Filyos'un (hayırsız ama) evladı sayılmalıdır. Bize düşen, elden geldiğince bu gibileri uyarmak, mümkünse mani olmak, ikaz ederek kazanmak, ona hiza vermektir. Görülüp/anlaşılıyor ki, bir yerden olmanın yegâne, tek şartı, herkesin kendi (göbeğini kendisinin kesmesi) kimliğini/nüfusa gönlünce yazıp imzalamasıdır; başkaca bir tasdik makamına müracaat yoktur. Nihayet, yazımız sona, sıra da bana geldiyse şayet... Filyostan daha uzun bir süre yaşadığım İzmir'i de nazara alarak, bana nereli olduğumu soranlar oluyor tabi. Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi? Gönlüm ve sevdam çok büyük, her ikisi de memleketim diyorum; hatta daha da fazlasına yer var içimde. Ben hiç tereddütsüz dünya vatandaşıyım.        

 

                                                                                                                      SAFFET KUMBAS

 

 

 

YAZI YAZMAK, YAZAR OLMAK

29 Haz 2013 13:50 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı


 

Yazı yazmak, bir bakıma okuma/yazmayı söktüğümüz yedi/sekiz yaşlarından itibaren aralıksız sürdürülen, basit/alışılmış bir eylem midir? Başlık “yazar olmak” şeklinde sürdürülmeseydi, soruya kolayca evet cevabını verebilirdik. Öyleyse, gerçek manada yazar olmak için, farklı (edebi yönden kompoze) bir yazının üretimi esastır. İngilizlerin essay'ından novel'e, girişilen kompozisyondan romana, dar ve geniş manada yazı yazmak, çalakalem yürütülen bir olgu olmayıp metinlerin yapısından, yazının üslup ve diline varıncaya kadar pek çok kuralları kapsayan, dahası yazarın yoktan var ettiği yaratılmış/sihirli, yepyeni bir dünyadır. Bilgi birikimi, deneyim, gözlem, soyut düşünebilme kabiliyeti, v.b gibi, daha pek çok temel özellikleri, asgariden kişiliğinizde taşımayı gerektiren çok yönlü/güç, aynı nispette zevkli bir süreçtir yazı yazmak.

 

Üstelik kişi geçimini bu kaynaktan sağlamak zorunda kalmamalı, maddi bir beklentisi olmamalıdır. Öncesinde, bir kere meslek olarak hiç para etmez; sonrasında da şayet, getirisi varsa bile parayı alan devşirildiğini bilir. Günümüzde medyadaki pek çok yazar, sanki ücreti mukabili piyasaya yeni çıkan bir ürünün tanıtımını yapar gibi yazı yazmakta, sonrada güya uzmanlık alanına münhasır bir yazıymış gibi, bunu okuyucuya yedirmeye çalışmaktadır. Özellikle medyamızdaki profesyonellerin, kalemlerini ve dillerini nasıl kullandıkları hepimizin malumudur. Oysa sanal medyanın, iletişimin (Arş-ı a'laya) yükseldiği bu çağda, sitelerde/bloglarda/facelerde, amatörce, keyif için yazan ve okuyana keyif veren, her gün yeni bir cevher gözümüze çarpmakta, dikkatimizi çekmektedir. Her birinin hak ederek kazandığı, sayısı günbegün artan okuyucu kitlesi, devamlı çoğalarak yükselmektedir. Konjonktürel değişim bu yöndedir.

 

Öncelikle birey, maddi ihtiyaçlarını karşılayacağı, getirisi yüksek bir mesleğin sahibi ve bu konudaki bilgisi/becerisiyle güven veren otoritesiyle, konusunda aranan kişi konumunda olmalıdır ki, maddi açıdan kafası rahat olsun. Böyle bir imkânı yoksa derhal yaratılmalı, diğer meşguliyetler sonraya bırakılmalıdır. Çünkü zaruret zevkten önce gelmektedir. İşte bilgi birikimi beraberinde yukarıda saydığımız diğer özellikler bile yetmez; mesleki bilginin üstüne üstlük, hukuk/ekonomi/felsefe/mantık/sosyoloji/edebiyat ve benzeri daha pek çok konuda, malumatın fevkinde olabildiğince kesif/derin, bilgi ve beceriyi taşımayı, bünyesinde barındırmayı gerektirmektedir.

 

Bununla da iş bitmez, binlerce konudan birisi, bir gün yazarın kapısını tıklar, beynini kurcalamaya başlar, bu noktadan itibaren sadece o konu üzerinde yoğunlaşıp ayrıntılı bilgi birikimi, konuya odaklaşarak düşünme, en üst (limite) çizgiye kadar dolduktan sonra da boşalma; şişme ve sönme yani... Nasıl olacak bu? Sadece soyut düşünce nedir dediğimizde, duyumdan/duyguya, sonunda imgeler yaratmaya giden yolda, pek çok işlem basamağını sırasıyla atlayarak, yukarılara doğru tırmanmakla, olanaksız denileni olanaklı kılmakla başarılacaktır. Örnek olay: Diyelim ki, annenizin veya babanızın mezarını ziyarettesiniz. Çevrenizde toprak/çiçekler, mezarların bakımı, sulama, kuran okuyanlar ve benzeri eylemler sırasında, nesnelerin kendi dilleriyle, dışarıdan beş duyunuza dokunan/görünen/seslenen nesnel, bir yığın maddi olay, “ben buradayım ve böyleyim işte ”diyerek (ka(pı/fa)nıza vuracak) size somut mesajlar verecektir.

 

Beş duyunuzla bunları fark edersiniz, bu histir/duyumdur, beyniniz bunları algılayarak tanımlar, yargılar ve anlamlandırarak biçim verip kavram oluşturur, sonrada ait olduğu raflara koyar, bu düşüncedir, buradan şuuraltına gönderim yapılır, bu da güdülerden doğan duygudur, aynı zamanda düşünme eyleminin frenidir. Duyumlar duygular demek değildir. Duygulardan düşünceye, hatıralara, anla/mazi arasında gel/gitlerin yarattığı, şimşek çakmasını andıran, ardından bardaktan boşanırcasına yağmurun yağması gibi, beyinde imgeler yaratan yazar, vakti gelince, eseri dokumak üzere kafasında kurgulayarak oluşturacaktır. Sonra da bütün bu malzemeyi resim gibi çizgiyle, müzik gibi sesle, sözle, dille, dile getirip kendine has biçemle yoğurup, gerçeği yeniden üretip okuyucuya sunacaktır. Üstelik okuyucunun ilk okuduğunda “ne kadar basitmiş, bende yazardım” diyeceği kadar kolay anlaşılır, oysa katmanlar arasında kat/kat gizli dolaylı sunulan anlamlarıyla, arka planlarıyla, yarattığı imaj ve imgelerle, alâkasız/sıradan birinin hadi denildiğinde (haddine mi?) bir paragrafını dahi yazması, bin bir zahmete rağmen mümkün görünmeyen bir eserdir gerçekte yazarın yarattığı; çünkü O, yazı veya romandaki olayların veya kişilerin tek ve yegane tanrısıdır.

 

Yazar birlikte/beraber yaşadığı toplumdan, yaşanan olaylardan beslenir. Halkından aldığı duyumla/sinyalle ve gözlemleriyle çevreyi/çevredekileri iyiden iyiye tanıma, sonrada kendine has biçimde yoğurup kurguladığı olaylar örgüsünde toplumdan aldığını yine topluma vererek onları/onlara tanıtma yönünde, birikimlerini sayılan kaynaklardan sağlamaktadır. Bununla birlikte, düşünsel yaşamında toplum sınırlarının çok ötesinde, halktan uzak olan (o güne kadar) hiç görülmeyen/gidilmeyen/bilinmeyen, buzullardan, çöllere, karanlık/korkutucu sahalarda, gizemin/gizlinin/örtük ve sır olanın ardı sıra gezinmektedir. Hiç kimsenin düşünüp keşfedemediği yeni/farklı, bakir, el atılmamış uzak bilinmeze uzanarak, tehlikeli ufuklara yönelmiştir. Böylece, bir yönüyle halkın içinde tanıdık, ama bir bakıma da, halktan uzakta ona yabancı, tavır ve davranışlarında yadırganandır.

 

Buraya kadar yaptığımız genel değerlendirmelerden özele, benim yazarlığıma geçersek, kendimi asla o mertebede/mesabede görmedim; yazarlık vasfını benimseyemedim; kelimenin sonundaki (r) harfini (n) yaparak devamlı ben yazar değil yazanım dedim; kendimi böyle nitelendirdim. Tabi şahsımla ilgili bu değerlendirmeyi yaparken hiç de mütevazi değildim; tevazu ve alçak gönüllülük, sadece dostluklarımda, kişiliğimin belirgin bir parçasıdır. Yoksa, yıllar var ki, memleket/meslek ve diğer yazılarım dahil, çevreden gelen aldığım olumlu tepkilerden, yazılarımın belli bir seviyeye ulaştığını, hendeği atladığımı çok iyi biliyorum. Hugo/Dickens/Dostoyevski/Kafka, v.b gibi daha pek çok benzerlerine nazaran, ancak gerçek yazarlarla kıyaslanmak koşuluyla, bu sıfatı kendime yakıştırıp bu şekilde, böyle bir dönüşüm ve değişimle kullanmayı, daha şık bulu(yo)rum. Değil ise, futbol, politika, dedikodu v.b gibi geyik yaparak yazar geçinen (belki birkaç istisnasıyla) zevatla kendimi kıyaslamak, aklımın ucuna bile gelmedi doğrusu; hem “yazan” olmak, göreceli olsa da oldukça yüksek bir seviyedir; kim ne derse desin yazarlığa en yakın merhaledir bence.

 

Yazılarımın farklı aroması, kulağa hoş gelen değişik bir namesi/havası olduğu bana hep söylenir; ben de buna inanırım. Bu husus, taa küçüklüğümde kazandığım kişiliğimin önemli bir parçası olup tecrübeyle edindiğim, bana has farklı bir özelliğimden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki: Çocukluğumun (on bir/on iki yaşlarında) anıları arasında, imkânları mahdut aile çocuklarının, (kentin hareketli geçiş noktalarından İstasyonda) trenlerin kısa süreli duruşlarında, su/simit/balık/incir sattıkları görüntüler, halâ gözlerimin önünde, son derece net film şeridi gibi akıp gitmektedir. Bu takımın arılarından biri de bendim; formasını küçük yaşta giyenlerdenim. Ölünceye kadar taraftarı olduğum bu kulübün formasını, ne zaman (ve her nerede olursa olsun) küçük bir çocuğun sırtında görsem, eski bir tren İstasyonunun karlı kış akşamında, ölgün/solgun, sarımsı, titrek ışıkları altında, varilden dönüşmüş (neredeyse hiç yakılmayan) kırık/dökük bir sobanın üzerine tuttuğumuz sızlayan parmaklarımızla, beş buçuk banliyösünü beklediğimiz anları yeniden yaşar, içim burkularak o güzel günleri anımsarım.

 

Simit satmak üzere ilk kez milli olup sahaya çıktığım o gün, hiç ağzımı açamadan tren boyunca sadece yürümüştüm. Topa hiç girememiştim anlayacağınız. Tek bir tanecik bile satamadan, iki/üç tane de çaldırmış, dahası pencereden yolculardan saçıma/başıma tükürenler, dalga geçenler olmuştu. Fırına dönerken, benden bir iki yaş büyük ve büyüklüğü nispetinde tecrübeli olan arkadaşım, sepeti tamamen boşaltmış, hepsini bitirmişti. Keyifsiz ve kederliydim, o ise mutluydu, uçar gibiydi; “hiç mi” diye sordu, başımla “hiç” deyip sessizce onayladım. Aynen hatırlıyorum “ben hepsini okuttum” dedi. Dikkat edilirse, “sattım” demedi. O zamandan beri, severek ilgilendiğim edebiyat ve özellikle de kompozisyon derslerinde, malını müşteriye beğendirip satmakla, yazdığı yazıyı öğretmenlerine ya da okuyucuya beğendirip okutmanın, aynı anlama geldiğini hiç ama hiç unutmadım. Yazılarımda karşı tarafı/okuyucuyu, nasıl okuturumu hep düşündüm. Kesinlikle popülist yaklaşmamak, gerçeği saptırmamak koşuluyla (nedense okumayı bir türlü sevmeyen insanımıza) okutmak gibi, bir derdim/kederim, hep olmuştur. Yazılarımın temel özelliği budur sanıyorum.

 

Yaşamdaki kişisel/toplumsal konular sonsuz sayıdadır; üstelik tek bir konu hakkında bile binlerce yazar farklı temalarda yazısını yazmıştır. Bilindiği gibi konu somut olayları, tema ise soyut anlatımı içermektedir. Örneğin aşk konusu somut olaylar örgüsünde binlerce kez işlenmiştir, her yazarın kendi yorumuyla, konuya özgün bakışıyla ve içselleştirdiği soyut katkılarıyla, tabi ki her biri farklı temalarıyla... Demek ki nicel açıdan konu sıkıntısı yoktur; yazarın meylini/yönünü şaşırtacak sayıda boldur. İşte bu çokluktan öyle bir tanesi, an gelir diğerlerinden ayrılıp sıyrılarak ayağımı çelmeler, saksı gibi başıma düşer, ya da parmağını gözüme/gözüme sokarsa eğer; hiç çıkmamak üzere konu beynime kazınarak iyice yerleşmişse şayet; dil yuvaya girmiştir, kilitlenmişizdir. Bazen de konu, alımlı/çalımlı yosmalar gibi salınarak, farkını fark ettirir, anlık ama ısrarlı bakışlarla, cazibesiyle, süzülerek taa yürekten içinize işlemiştir ki; kamıştan kalemin ucunu hokkaya batırıp/çıkartmak şart olmuştur; hiçbir kurtuluşu (çaresi) yoktur; alnımızın yazısı her neyse, akıbet o mutlaka yazılacak demektir.

 

Seçim yapılmış, konu belirlenmiş, yazar odaklanmıştır. Zaten belli bir seviyede genelde var olan bilginiz üstüne, üzerinde tamamen yoğunlaştığınız konuya ilişkin detaylı bilgilerin ilavesiyle, balon iyice şişmiştir; gazı alınıp söndürülmezse patlayacak noktaya gelinmiştir; dolum üst seviyededir, boşaltım şarttır. Yazımla birlikte rahatlamaya koşut (uygun bir özne, bir eylem, bir kelime veya diğer bazı arayışların sıkıntısıyla) zorlanma ve terleme at başı gitmektedir. Bu noktada, defalarca tekrarlanan ve bana ayrı bir zevk veren yazarın aşk oyunlarına benzer (okşamalarla) okumalarla, düzeltmelerle sürdürülen hoş, ama yorucu uzun uğraşlara rağmen, yazının yayımından sonra bile, yine de başımızı ağrıtan, canımızı sıkan “ah keşke” dediğimiz eksikliklerin, ya da yazıya sızan davetsiz misafirlerin varlığı, fazlalıkların bir türlü önlenemediği görülmektedir.

 

Buna kısa bir süre üzülsem de takıntı yapmam; çünkü Darwin'in hayvanı (yorgun ama dingindir) bir gecelik kaçamaktan sonra rahatlamıştır; hedefim yazıda mükemmele ulaşmak olsa da, kişiliğim için mükemmeliyeti (pörfekşın olmayı) hiç istemedim, eksik kalmayı hep yeğledim. Çünkü kul hatalarla mücehhezdir, bunun karşıtı Tanrıya mahsus olandır ve yüce bir kata özenmek demektir ki, hiçbir kul o yalnızlığa dayanamaz; hele ki yazar kendisini besleyen kaynaktan uzakta halktan ayrı, toplumun dışında nefes bile alamaz, yaşayamaz.

 

Bana gelince, bu sütunlarda ağırlıklı olarak Filyos ve Filyosluları yazacağıma göre, ayrı düşsem de sürekli memleket haberlerini almaktayım; şarkıdaki gibi ayrılsam da beraberim. Tarihin çok eski çağlarından beri yerleşim yeri olan, zengin kaynaklarıyla sakinlerini doyurup mutlu kılan bu kent, benim gibi naçizane yazmaya hevesli hemşerilerine de ilham verecek, tarihi gibi edebi konulardaki zengin hazinelerini kıskanmadan/sakınmadan, cömertçe bizlere sunacaktır. İster yazısını yaz, ister şiirini, vaktin varsa hikayesini, çoksa romanını; saklısı gizlisi yok, doğanın bağrında uzanmış serili, seni bekliyor.

 

NOT: Anlaşılacağı üzere hemşerilerimin ricalarına bina' en memleketim için yazdığım bu yazının, mesleğimize uygunluğunu fark edip bültenimizde yayınlatmaya karar verdim. Sadece son paragrafın yerine aşağıdakinin (varsayılıp) okunması yeterlidir ve önerimizdir.

 

“Bu sütunlarda ağırlıklı olarak yazacağımız bu meslek, kurulduğundan bugüne kadar pek çok hücuma maruz kalmasına rağmen yıkılmamış, her cefaya katlanmıştır, hazineleri yoksa da yaşanmış uzunca bir hikâyesi vardır; yerli yerinde kımıldamadan öylece duran... Yazmaya hevesli mensuplarına, kıskanmadan/sakınmadan, ilham vererek (ayrıca savunmasız ve her rüzgâra açık) cömertçe kendini sunmaktadır. Uzun bir süreçte, iştahlı pek çok grup tarafından, ziyafet sofralarında gönüllerince isteyen ızgara, isteyen kızartma, daha çok da çiy çiy yenilmek istenen bu mesleğin, ister yazısını yaz, ister şiirini, vaktin varsa hikâyesini, çoksa romanını; saklısı/gizlisi yok, başını bıçağa uzatmış kaderini bekliyor.”

 

                                                                                                                      Saffet KUMBAS

 

FİLYOS’UN KAYIP BAYRAMLARI / MESLEKLERİ / BİREYLERİ

2 Ağu 2011 13:37 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı   [ 8 Ara 2012 23:52 güncellendi ]


Nerde O Eski Bayramlar

 

Belli bir yaşa gelmiş (olgun/yetişkin) görmüş geçirmiş eskilerden zaman zaman duyarız: “Nerde o eski bayramlar?” Artık değiştirilmesi/tekrarı mümkün olmayan, nasıl bittiyse öylece kalıplaşıp anılarda donan, “ahh çekerek” yâd ettiğimiz, hiç farkına varmadan yelle/selle geçip/giden o bayramlar. Tarih olmuş, ölmüş ama ruhu bizde/içimizde halen yaşamakta, ya da o günlerden bizde kalan, anılan sahnede rol alan birilerini sesiyle/sözüyle/gülüşüyle yaşatarak bugünlere taşımaktadır. Çocukluğumuzun veya gençliğe adım attığımız ilk yılların heyecan dolu bayramlarının ardında/gerisinde, buz dağının görünmeyen kesiminde, esasen uçup giden mazimizdir özlemle arayıp sorduğumuz; bizim gerçek arzumuz… O yılların bize verdikleri (izlenimler/birikimler/anılar) kadar, karşılığında bizden aldıklarına, bizi büyütüp çoğaltırken aynı zamanda küçültüp eksilten, azaltan, şimdilerde belli/belirsiz zor seçilen çok uzaklarda, ayaküstü uğrak duraklarda, kaygısız o sakin limanlarda unuttuklarımıza/bıraktıklarımıza hüzünlü hasretle meyletmek demektir; biraz da bayramlar. Bir dönem Filyosta, Filyoslu olarak yaşadığım (kaybettiğimiz eşyalara benzettiğim) o eski bayramları anlatan bu yazı, hepimizin umutsuz arayışlarına/özlemlerine ses verip sedasını duymak istemidir özünde/özetinde...  

 

Diğer komşularımızda nasıldı bilemem; bizim evde bayrama bir/kaç hafta (kala) öncesinden girilirdi. Büyüklerde telaşlı bir koşuşturmaca, biz çocuklarda ise heyecanlı bir bekleyiş başlardı. Arife gecesi iki elimde iki bakraç/kova, İrezler Çeşmesinden, ocak başında lokma döken anneme su taşır, bir yandan sıcak/sıcak (sevdiğim, soğuduğunda ağzıma sürmediğim) pişirdiği lokmalardan aşırır/atıştırırdım. Rampadan yokuş yukarı 20-25 sefer in/çık, git/gel bir kaç varili suyla doldurur, annemin tenceresinde biriken (daha doğrusu birikemeyen) lokmaları boşaltırdım. Tencerenin bir türlü dolup çoğalmadığını fark ettiğinde, hoşlanır keyifle gülerdi rahmetli. Birkaç kez hevesle giyip/denediğim bayramlık giysilerimle, ceplerinde günlerdir biriktirdiğim harçlıklarımla uyuya kaldığım bayram/arifesi gecesini sanki dünmüş gibi tüm detayıyla anımsıyorum bugün. Sabah bayram namazı için uyandığımda buruşup/kırışan bayram giysilerime biraz canım sıkılsa da; yatağın içinde sağa/sola dökülüp/yayılan bozuk paraları, sanki başkası düşürmüş de ben tesadüfen bulmuşum gibi, ayrı bir sevinçle toplardım. Öteyüz Camisinde, Yukarköylü, rahmetli, nur yüzlü, aksakallı hafızın arkasında, girişte en gerilerde (olsam da) bir/kaç bayram namazı kıldım. Büyüklerimizin heveslendirerek beni teşvik ettiği, özentiden ibaret bu namazlardan, sevap hanemize bir şeyler yazılmış mıdır acaba, bilemiyorum? Doğrusu bu ya, pek sanmıyorum. Yine de bir su gibi yükseklerden akan/çağlayan, yüksek sesle okunan kuranı huşu içinde dinlerken çocukluğun saffetiyle, duruluğun kucağında, güvenli/rahat bir huzura sessizce dalardım sanki.

 

Namazdan sonra evlerde, biraz daha büyüyünce bakkallarda/kahvelerde birkaç akran/arkadaş el öpmeye yani mesaiye başlardık. Anlaşılan bayramda bile tatil harammış bize. “El öpenlerin çok olsun” diyenlere, aferinlere, şekerlere karnımız toktu; pek yüz vermez, kolay/kolay kanmazdık. Para veren ağabeyleri/amcaları ezberler, bilir/beller, hiç kaçırmaz, gördüğümüz anda, anında onlara yönelir yapışırdık. Benzer şekilde delikanlılık günlerimizin bayramlarında da, hangi evde kurban eti daha lezzetlidir; baklava nerede yenir, demli çay kimlerde içilir, yüzde/yüz, tam isabetle seçerdik. Bu arada, kendini beğendirme çabasıyla kızların peşinde, ince bir sızıyı andıran ilk koşuşturmalar (şahsen ben bu konularda pek başarı sağlayamasam) da hafiften başlamıştı. Özellikle ikinci bayram günü öğleden sonra, Beylerden Irmazın’a doğru su gibi akardık. Mezarlıkta o yaşlarda fazla sayıda ziyaret etmemi gerektiren kabir yoktu Allahtan. Ya da ben ihmalkâr/haylaz, biraz da vefasız bir çocuktum. Ama gruptan ayrılıp mezarlığa dalan işgüzar bir arkadaşımız mutlaka çıkardı. Peşinden biz de atlardık tabi. Kimisi biraz da gösteri için yüksek perdeden mırıltılarla reklam kokan duasını duyurarak sakız gibi uzatırda uzatırdı. Aynı süre zarfında “ayıp olmasın” diyerek ona uyar, katılır, zorunlu olarak onu beklerdik. Tabi ben kendi ölmüşlerime duamı yapar çarçabuk bitirirdim; sonrasında bu kardeşimize de, ölmüşlerine de, yedi ceddine varıncaya kadar (Allah günah yazmasın) içimden çok veciz/temiz rahmet okurdum.   

 

Daha o erken yaşlarda bile, bayramların büyüklerimiz için çok daha farklı anlamlar içerdiğini aldığım bazı duyumlarla veya yaptığım gözlemlerle saptamıştım. Onların tek bir amacı vardı, bayramın tüm zahmet ve külfetini çekerek çocuklarını sevindirmek, günün mutluluğunu onlara hissettirmek, böylece kendilerine göre anlam içeren basit bir tebessümle gülümsemeye rıza gösterip bayramı huzur içinde geçirmek; ardından bir tas su döküp uğurlayabilmek. Kurbanı kesip yüzerken celep/kasap için gerekli ödemeyi bir türlü denkleştiremeyen kurban ortağı bir grup komşunun, aralarında çaktırmadan, fısıltılarla parayı tamamlama çabaları netice vermeyince, sonunda yaşlı ninelerinin iç çamaşırına sarıp/sarmaladığı kefen parasıyla, bin bir uğraşla don/uçkur çözülerek ödeme yapıldığını, evin bireylerinden yaşıtım birinden dinlemiştim. Keza düne kadar itilip/kakılan, hor görülen, atkuyruklu, örgülü saçlarında beyaz kurdeleli kız arkadaşlarımızın bazılarının, ansızın ne kadar gelişip/serpilerek güzelleştiklerini fark ederdim. Bayram gezmesi gruptan görende iz bırakan, alımlı/çalımlı, dikkat çeken birini annesinin çağırdığını, kenara çekip saçını/başını, elbisesinin yakasını/eteklerini abartılı biçimde düzelterek çeki düzen verdiğini, “küçük kızının ne kadar da büyüdüğünü” bana, bize, oradakilere, hepimize sanki hissettirmek istediğini, yanlış/doğru sezinleyip yorumladığımı halâ net olarak hatırlarım. Hüzünlü/dalgın, boş bir bakışı ardında bırakıp saflığı/tazeliği yansıtan içten hoş gülüşüyle, sevinçle/heyecanla bir koşu gruba tekrar dönüşünü, muhtemelen az önce gizlice cebine annesi tarafından sıkıştırılan harçlığına eliyle sımsıkı sarıldığını, okul yıllarından hatırladığım ince, uzun, narin parmaklarıyla sessizce içinden parasını saydığını, hatta aralarında ismimle benden söz ederek beni konuştuklarını sanırdım.  Aç tavuk misali öyle kurgular, içimi ısıtan bu duygularla avunur, kendimi avuturdum.

 

Benim bayramlarım iki gün sürerdi; ikinci günün ikindi vaktiyle güneş kalenin ucuna, denize doğru devrildiğinde içim cız ederdi. Akşama doğru Irmazın/köyünden ayrılıp Filyos’a/Merkez yönüne dönüş yolunda mezarlıklara vardığımızda, gökten ilkin ağaçların dallarına, sonra mezar taşlarına sızan/dökülen, serpilip/çöken akşam alacası hafif siyaha çalan, ağır/ağır inen ince bir sis dalgasıyla içim kararırdı. Hem Filyos’u hem Köyü görebildiğim kritik noktadan sanki hiç akmazmış gibi yatağında kıvrılarak büzülüp uzanmış, yatıp/uyuyan Filyos Çayının, fasılalı/nazlı öpücüklerle onu uyandırma çabasındaki yorgun dalgacıkların seyrine dalardım bir süre. Ardından uzakta bir yamacın eteğinde, yeşillikler arasında zor seçilen Saz Köyüne çevrilirdi gözlerim. Daha beride, bacalarından tüten dumanları savrulan Seferciğin kırmızı kiremitli damlarına son kez, kuş bakışı, şöyle bir hüzünle bakardım. Benim bayramımın bitip sona erdiğini böylece anlardım. Dönüş yolunda Filyosumuzun, güzelliklerini seyrederken, yeniden insana şevk veren, haz alacağım duyguların seline kapılmak isteğiyle bir teselli arardım hiç şüphesiz… Ne var (yazık) ki,  (Yaz Bayramında) gün boyu kendi ateşiyle/aşkıyla kavrulan, yanan/kızaran, kıpkırmızı kızıl bir güneşin serinlemek için Yeni İskelenin ucundan sulara daldığını, sönüp/karardığını izlerdim. Yeniden batan/biten, eriyip/giden, sona eren, ister/istemez insana tükenen bir şeyleri anımsatan, günün solan son ışıklarıyla içimi titreten hüzne bürünür, ömrüm boyunca bana hep yakın duran, sadık kalan, beni sarıp/sarmalayan o bildik/tanıdık melankoliye bir kez daha sarılırdım. Çarşının bu vakitlerini/saatlerini/demlerini, kahvelerin gürültü/patırtısını, hatta kendi/kendimi, bu halimi hiç çekemeyeceğimi bildiğim için, gözüm kesmediğinden, bir süre kendimi dinlemek, dinlenmek üzere, sessiz/sedasız boynumu büker evimize dönerdim.   

 

Kaybolan Meslekler

 

Bugün için kaybolmuş, ama zamanında (özellikle bayramlarda) hareketlenen bazı meslekleri hatırlıyorum şimdi. Başta, hemen aklıma geliveren, kalaycı, yorgancı, tenekeci/sobacı, bıçak/bileyici ve benzeri faaliyetlerden, az da olsa ekmeğini çıkartmak için uğraşıp/didinen birkaç esnaf gözümün önünden film şeridi gibi gelip/geçiyor bazen. Yine o günlerin Filyosunda, sobanın ateşini tutuşturmak için talaşını/tozunu süpürüp küfeyle taşımamıza göz yuman, (planyanın cayırtısı halâ kulaklarımda çınlayan) bir/kaç doğramacı/marangoz vardı unutamadığım. Şimdilerde süpermarketlerle yarınlarda ise, muhtemelen AVM’ler ile, bakkalların da yakında ışıklarını söndürüp kepenkleri çekeceğini tahmin ediyorum. Karlı/puslu kış bayramlarının akşamlarında, kürek/kürek kömür atıp kıpkırmızı kızartıp kızdırdığımız sobanın etrafında, (avuçlarımız avuçladığımız çatımızda!) kebap yapıp koyu sohbetlere daldığımız, kırmızı veya limon rengi kolonyaları fırça yeme pahasına (beleş tarafından) saça/başa, ele/avuca yıkarcasına, “amaan bee” çekerek, “fakir malı değil boş ver” diyerek sıkça ve bolca döktüğümüz için sinirlenen berber ağabeyimizin işi bıraktığını, evlere sipariş üzerine (yatalak hastalara) hizmet vermeye başladığını duydum, üzüldüm. Hanidir herkes sakal tıraşını zaten kendisi ol(yap)maktaydı. Keza saç traşı için piyasada yaygınlaşan pilli/elektrikli makinelerin bolluğunu nazara alıp baktığımızda, bu mesleğin geleceği de pek parlak görünmüyor. Her bayram (yenisini alamasak da) tamir/pençe için mutlaka uğradığımız kunduracılık mesleğiyle birlikte o günlerin gözde mesleği terziler de yok olup gitti, ne yazık ki. Bu mesleklerin pek çoğunda çalışan çırak/kalfa emekçi akranlarımla/arkadaşlarımla, ama az, ama çok unutulmaz anılarım vardır/olmuştur. Sadece birini aşağıdaki paragrafta ilginizi çekeceğini umarak anlatmak isterim.

 

Filyostan ayrılalı uzun yıllar olmuş benim gibi birine “memleketin en çok neyini unutamayıp özlediniz diye sorulsa, şahsen ben “erbabıyla yapılan gece sohbetleri” derim. Çünkü gündüzleri iyi/kötü, iş/güç bazı meşguliyetlerimiz oluyordu. Geceleyin, meyhanelerden (özellikle Abazaların sabahçı) kahvelerine, terzilerden berberlere, herkesin kendine göre girdiği bir köşe/kavuk vardı. Önceleri çayla/sigarayla başlayıp sonraları rakı/şarapla sürüp giden sohbetler... Terzi çıraklığından yeni kalfa olmuş benden bir/iki yaş küçük samimi bir arkadaşıma bayramlık ceket diktirmeye niyetlendim. Para/mara hak getire, (ne gezer) hiçbir ödeme yok, işçilik bedava. Zaten, onun da ilk dikeceği ceket bu; bizim kumaş deneme tahtası anlayacağınız. Neyse “Kumaşı al, gerisine karışma sen” dedi; söz verdik, söz aldık, anlaştık yani. Zonguldak/Sümerbank mağazasından indirimli kuponlarla özene/bezene kumaşı seçtim. Bayrama iki/üç ay kala teslim ettim. Her hafta beni prova falan deyip çağırıyor, saatlerce laflıyoruz. Lafta krallara layık bir ceket dikilecek bana. Gel gör ki, gel/git, bırakın provayı henüz kesim bile yapılmamış; bizim kumaş rafta yatmış mışıl/mışıl uyuyor. Ha babam ölçü alıyor/veriyoruz. Yüzünde/mimiklerinde son derece ciddi, ikna edici bir ifadeyle boynundan ellerine alıp saldığı, uzatıp/topladığı mezurasıyla (sanırsın Mimar Sinan mezarından kalkmış) Filyos’a Selimiye’nin bir eşini yapacak da, onun ölçüsünü alıyor sanki mübarek. Her ne kadar kendisini mesleğin üstadı/piri gö(ste)rse de, ben acele etmeyip ağırdan almasını biraz acemiliğine veriyor, “nasıl olsa bayrama daha var” diyerek aldırmıyordum. Tabi bir de sobada ağır/ağır demlenmiş tavşankanı çaylarımızı, peş peşe yaktığımız sigaraların eşliğinde içip koyu sohbete/dedikoduya dalıyorduk ki, vaktin nasıl geçtiğini anlamıyor, sabahlıyorduk.

 

Neyse/uzatmadan, yalvar/yakar bizim ceketi, arife gecesi birlikte sabahlayarak saatin 05 ine doğru teslim aldım. Hiç uyumadan doğru bayram namazına gittim. Namazdan çıkınca da sızıp/kalmışım, çarşıya/bayrama geç vakit inmiştim. Meğer bayram öncesi haftalarda terziler hiç uyumaz, ellerindeki işleri yetiştirmek için sabahlarmış. Tabi bizim ki, hem elindeki işleri bitirecek, hem de sabaha kadar laflayacak, laklak yapacak birisini arıyormuş. Eee benden iyisini nereden bulacak? Allah var, ben de (dilim varmıyor ama neylersin) geçenlerde vefat eden rahmetli dostumun sohbetlerine (bayılırdım) meftun idim. Yazılarımda isim bildirmeden XYZ der geçerim normalde. Ama Filyostaki pek çok yeni yetişen gencin, terzilik yaptığını bile bilmediğini sandığım bu güzel dost, arkadaşımın ismini vererek, kendisini buradan rahmetle yâd etmek istedim. Huzur içinde yat, rahat uyu Alâattin Yol kardeşim.       

 

Kaybolan mesleklere duygusal bir yaklaşımla olsa da temas etmişken, bu konuda romantizmi bırakıp biraz daha derinden tahliller/analizler yapmak isterim. Amerikalı makine mühendisi Taylor, 20. Yüzyılın hemen başlarında kendi adıyla anılan bir sistemi çalışma hayatımıza uygulamaya sokmuştur. Buna göre işgücünün düşünmeyi gerektirmeyen yinelenen bölümlere, parçalara bölünmesi, böylece gereksiz eylemlerin önlenmesi amaçlanarak, (çok sayıdaki tüketiciler için) seri üretim, bantlarda/tezgâhlarda çalışma başlatılmıştır. İşçi önündeki banttan geçen/akan üretim girdileri (yarı mamuller) üzerinde, basit bir/iki işlem yapmakta, ya da sabahtan/akşama makinenin sadece bir düğmesine basıp bir kolunu çevirmektedir. Sanki makinenin uzantısı, bir parçası gibidir. Ne ürettiğini bile bilmemekte, üretimle birlikte kendisi de makineleşerek onun bir parçası olarak otomasyona dâhil olmaktadır. Bu yöntemde bir terzinin veya ayakkabıcının, üretim sonucu meydana getirdiği eseri görüp beğenerek övünerek zevk alması söz konusu değildir. Bundan böyle iş hayatında kimse şah değil, padişah değildir; (kahramana/kurtarıcıya, “one man show” a ihtiyaç yoktur) bilinçli organizasyon çerçevesinde iş bölümü yapılarak, her emekçiye belli bir görev, fonksiyon yüklenerek, mutlak başarılı sonuçlara daha çok üretime/satışa/kazanca odaklanmış bir yapı söz konusudur. Emek sahibi işçinin insanlığını alıp makineye/parçaya dönüştüren, ileride tekrar döneceğimiz bu konuyu, gençlerin meslek seçerken dikkate almalarını şimdiden öneriyor, şimdilik burada kesiyorum.       

 

Bireysellik - Toplumsallık

 

Başlarken bayramlardan söz ettik; zaman/zemin müsait olsaydı düğünlere/cenazelere ve benzerlerine de değinebilirdik. Bu sayılanlar insanların beraber yaşamlarının, birlikteliğin sonucu/gereğidir. Keza iş hayatı, mesleki oluşumlar da, aynı şekilde toplumsal/sosyolojik vakalardır. Buradan, toplumsallıktan bireyselliğe geçebiliriz. Esasen her ikisi de birbirine gereksinir/muhtaçtır; birey olmadan toplum olmaz, insanoğlu da yalnız başına toplum dışında yaşayamaz. Toplumculuk kolektivizme, bir bakıma devletçiliğe varan bir yapıdır; bireyden güvenliğini sağlama karşılığında özgürlüğünden fedakârlık etmesini talep eder. Bireysel görüş ise, kişinin daha çok kendisine yatırımını, kişiliğini geliştirmeyi ve özgürlüğünü ön plana alarak önemse(N)meyi temsil etmektedir. Tarihin ilk çağlarından beri, doğaya dönerek avcı toplumlarına bakıldığında, insanoğlu, tehlikelere karşın güvenliği açısından, hayvanlar gibi sürüler halinde birlikte, kendi kabilelerinde yaşamayı tercih etmiştir. Kapalı toplumlarda sürü psikolojisi üst düzeyde hâkim olup (gücü temsil eden Erk’e) baştaki otoriteye mutlak bağlılık esastır. Elzem olan toplumdur; bireyse teferruattır.

 

Asırlar öncesinden günümüze kölelik, askerlik, vergi mükellefiyeti, emeğin sömürüsü gibi benzeri daha pek çok oluşuma bakıldığında, bireyin toplumun kanatları altında güvenli ortam içinde yaşamak uğruna fiyat ödediği, bireyselliğinden/özgürlüğünden büyük ölçüde vazgeçtiği anlaşılmaktadır. Toplumsallıkta kuralcı/katı yasalar son derece etkindir. Ancak ahlak kuralları, dini vecibeler, gelenek/görenekler ve bunların benzeri soyut olgular da, dikkate değer ölçüde fonksiyonel faktörlerdir. Ailede (ana/baba), Okullarda (öğretmenler), Dinde (hocalar), İş hayatında (patronlar), Devlette (vergiler/askerlik), Toplumda (giyim/kuşam/konuşma/davranış ve benzerleri sessiz/dilsiz ahlak kuralları), komşular/arkadaşlıklar/dostluklar hepsi, bireyin mutluluğuna giden yolda maddi/manevi kişiye verdiklerine karşın, aynı zamanda ve bir bakıma bireyselliğini öldüren, kişisel özgürlüklerinden fedakârlık isteyen baskı unsurlarıdır.

 

Küçük yerleşim birimlerinin çoğunda olduğu gibi, şirin Filyosumuz da kapalı toplumun tüm özelliklerini taşımaktadır; bildim/bileli toplumsal olgular/görüşler ön plandadır; kişinin bireyselliğini geliştirme imkânı ise son derece kısıtlıdır. Manyetolu telefonlardan, transistörlü radyolardan internetli günümüze iletişimdeki gelişmelere paralel olarak, kapalı toplumdan açık topluma, bireyselliğe yöneliş/geçiş hızlanmışsa da, Fabrika/Radar/İskelenin durumları ve başta işsizlik olmak üzere menfi ekonomik koşullar/sonuçlar nazara alındığında, bireyin özgürlüğü körelmekte, makas açılarak bu iki yöntem arasındaki denge, bireysellik aleyhinde bozularak büyümektedir. Özetle, Filyos gençlerinin, arkadaşlıkta/sporda/siyasette/dinde biteviye beyinlerine işlenen bu değerler için, günü geldiğinde dövüşe/kavgaya girmesi dâhil, kendilerinden fedakârlık istendiğini/beklendiğini, toplum lehine kullanılarak, bireyselliğin sindirildiğini düşünmekteyim. Geçenlerde sürü davranışına örnek teşkil eden Kağızmanda sırf baştaki lider koçu takip ederek 200 koyunun uçurumdan aşağı atlayarak telef olduğu haberini duyduk/aldık. Oysa sosyal yaşamın dışında dağdaki o sürünün çobanı ise, toplumsal hâsıladan mahrum bırakılsa da, bu baskıların hiçbirine maruz kalmamaktadır. Gençleri bu menfi sonuca getiren/hazırlayan sebeplerin en başında işsizlik gelmektedir. Cebinde parası (maddi gücü) olmayınca, insanoğlunun başı öne düşmektedir. Gökten zembille indiğine inandırıldığı, reklamla/telkinle dayatılan uydurma/türedi, kendi yarattığı tanrılarını, (oyuncak putlarını) aşağılarda zeminde, alçak irtifada, düşük seviyede aramakta, yaşamsal direksiyonumuz gerçek kişiliğimizin dimdik göstergesi olan beynini/başını, göğün yüksek katlarına, yücelere kaldırması, kendi gerçek Tanrısını bulması ne yazık ki güçleşmektedir.

 

Sonuç (istisnalar hariç) başkalarına yağdanlık, el/etek öpmek, kişiliksiz bir köleliktir; size bir lokma veren sizi devşirdiğini düşünecektir. Lokmayı yutan da zaten teslimiyetini, devşirildiğini çok iyi bilmekte, yemle birlikte oltayı yutan balık gibi (iş işten geçtiğinde) boşuna çırpınmaktadır. Zokalarla/oltalarla, tuzaklarla dolu bu deryada aç/susuz, parasız/pulsuz kalanın vay haline… İşsizliğin en önemli sebeplerinden biri de meslek sahibi olamamaktır. Filyos endüstri bölgesi ilan edilmiş, tarihi eskiymiş, turizm gelecekmiş, yakın gelecekte nüfusu bilmem kaç binlere ulaşacakmış. Hiç fark etmez, geç bunları anam/babam, geç bunları. Gençlerimiz geçerli bir meslek sahibi değillerse, bir becerileri/hünerleri yoksa şayet, öyle bir ortamda bile kendilerine iş verilmeyecek, işsizlik devam edecek demektir. Demek ki işsiz gençlerimiz öncelikle (aranıp/sorulan) geçerli bir meslek seçeceklerdir; sonra da, son yıllarda sayısı artan gurbete, mega şehirlere çıkarak, göçü göze alarak iş arayacaklar, ya da bir süre Filyos’un büyük şehirler gibi gelişip/kalabalıklaşıp kalkınmasını bekleyeceklerdir.

 

Bu durum bizi ister/istemez kalabalık büyük mega kentlerin yapısını analiz etmeye getirmektedir. Şimdiki haliyle Filyos somut bir toplumdur; birey/kişi, Filyos gibi küçük bir yerleşimde yaşıyorsa toplum denilen esasen soyut varlığın adeta nefes alıp/verdiğini, canlı/somut yapısını her an hisseder. Bu durumun lehte özelliklerinden de tabi ki yararlanır. Nitekim ne zaman Filyos’a gelsem, Çarşıya inip/varıncaya kadar hoş geldinlerle, hoş bulduklarla, birkaç saat (geçirip/gecikerek) toplumla/birey ilişkisinin hareketli, zevkli sürecini canlı/canlı bizatihi yaşamışımdır. Oysa İstanbul, (çiçeklerinden hasbelkader bal alabilen mutlu azınlığı saymazsak) kalabalık nüfusuna rağmen soyut bir toplumdur. Sanki bireyin içinde yaşadığı çevrede canlı hiçbir insan/nesne yok gibidir; diğer bir deyişle o kalabalıklar sesini, soluğunu, varlığını, canlılığını, hatta meşhur gürültüsünü bireye/kişiye hissettirememektedir. Bireyin görüş/kapsam alanına girmemektedir. Gerçekten de Filyos örneğinin aksine sabahtan/akşama işinde/gücünde koşuşturan kişi kalabalıklar içinde yapayalnızdır; kafası devamlı kendisiyle, sorunlarıyla meşguldür. Caddelerde, ulaşım vasıtalarında, iş hayatında, apartmanda uyurgezer vaziyette hiç kimseyi tanımaz; sağırdır, kördür; duyamaz/göremez; insanca hiçbir iletişimi yoktur, kalmamıştır. Sanki yaşamıyor sabahtan akşama dövüşüyordur. İşte önceki bölümde anlatılan iş hayatındaki Taylorizm otomasyonunu tam da bu noktada hatırla(t-y)arak, kişi/benliği insanlıktan çıkmış adeta makineleşmiştir. Canlılığı kaybolmuş metal yığınından ibarettir; vurulsa/kırılsa, dövülüp atılsa hiçbir acı hissetmez, tepki veremez vaziyette tamamen teslim olmuş, duyarsızlaşmıştır.

 

Atamızın gençliğe hitabesinden alıntı ve çalıntıyla, “Eyy Filyoslu genç hemşerim,  bütün bu ahval ve şerait içinde dahi, birinci vazifen bireyselliğine, özgürlüğüne, özetle öz benliğine, kendine sahip çıkmak, iyi bir meslek sahibi olmak, iş kurmak, mutlu bir aile yaşantısıyla hobilerini geliştirerek kurduğun (sakin limanında) mutlu yuvana sıkı sıkıya sarılarak sığınmak, muhannete muhtaç olmadan yaşamaktır.” Bu son değerlendirmelerde yararlandığım ve kaynak göstereceğim, okuyup/öğrenmeyi seven, okuduğunu anlayabilen, ilim/bilim dostu dostlarıma tavsiye edeceğim, son günlerde zevkle okuduğum Karl Popper’in “Açık Toplum ve Düşmanları” kitabının I. Cildinden bir bölümü aşağıda sunarak veda etmek isterim.

 

“Kapalı toplumun sözde masumluk ve güzelliğine artık geri dönemeyiz. Cennet düşümüz yeryüzünde gerçekleştirilemez. Bir kez aklımıza güvenmeye ve eleştirme yetilerimizi kullanmaya başlayınca, bir kez kişisel sorumluluklarımızın sesini ve onunla birlikte, bilgiyi ilerletmeye yardım etmenin sorumluluğunu duyunca, artık bir daha kabile sihrine kayıtsız boyun eğme durumuna düşemeyiz. Bilme ağacının meyvesini yiyenler için cennet yitirilmiştir. Kahraman kabilecilik çağına geri gitmek için ne kadar çalışırsak, Engizisyona, romantikleştirilmiş bir gangsterliğe ulaşmamız o kadar kesin olur. Aklın ve doğrunun susturulmasıyla başlayınca, insanın olan her şeyi en kaba ve şiddetli yoldan yıkmakla bitirmek zorunda kalırız. Uyumlu bir doğa durumuna dönüş yoktur. Dönersek, yolun en başına, hayvanlığa kadar dönmemiz gerekir.

 

Bu bizler için güç de olsa, açıklıkla karşılamamız gereken bir sorundur. Çocukluğumuza dönmeyi kurarsak, başkalarına yaslanmayı çekici bulur ve öyle mutlu olursak, (insan oluşun, aklın sorumluluğun haçını) haçımızı omuzlamak görevinden kaçarsak, gerilimden ürkersek, o zaman da önümüzdeki basit kararı açıkça görmek için kendimizi pekiştirmeye çalışmalıyız. Hayvanlara dönmemiz olanaklıdır. Fakat insan kalmak istiyorsak, o vakit bir tek yol vardır; açık toplum yolu. Bu durumda, ne kadar akla sahipsek onun hepsini hem güvenliği, hem de özgürlüğü sağlamak için plan yapmakta kullanarak, bilinmeyene, belli ve güvenli olmayana doğru ilerlememiz gerekir.”

 

 

                                                                                                                                                           SAFFET KUMBAS

 

 


FİLYOS RAPORU

19 Nis 2009 08:14 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı   [ 9 Eyl 2013 05:49 güncellendi ]

                                    İZMİR/EYLÜL - 2011

 

 

 

FİLYOS RAPORU

FİLYOS VE FİLYOSLULAR HAKKINDA  ARAŞTIRMA/GELİŞİM VE KALKINMA  TEŞHİSLER, TESPİTLER, TEDBİRLER 

 

 

 

HAZIRLAYAN : SAFFET KUMBAS

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 

İÇİNDEKİLER:

 

 

I – Filyos ve Filyoslunun Özgeçmişi                                                     3

 

 

II – Filyos’un Fabrikası, Trenleri, Radarı                                           

 

A – Fabrikası                                                                                             6

B – Trenleri                                                                                               7

C – Radarı                                                                                                  8

 

 

III – Filyos Adında Gelinlik Çağında

 

A – Dört Mevsim Filyos                                                                          12

B – Dört Yönden Filyos                                                                           17

C – Dört Dörtlük Filyos                                                                          20      

 

 

IV – Bize Filyoslu Derler

 

A – Somut Soyut Açıdan                                                                            22

B – Sosyolojik Açıdan                                                                               28

C – Ekonomik Açıdan                                                                                32

D – Teşhis/Tedavi                                                                                       39

 

 

 

V – Ek : Kitlelerin Ayaklanması Kitabından Seçilmiş Özet              44

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

I – FİLYOS ve FİLYOSLUNUN ÖZGEÇMİŞİ:

 

Zonguldak'ın doğusunda doğu batı yönünde iki tünel arasında yerleşik, kuzeyde Karadeniz güneyde irili ufaklı tepeler üzerinde yılankavi yollardan ulaşılan dağ köyleri, doğudaki tünelin üstünde denize inen tepenin (hakim mevkiinde askeri radar ve o yıllarda görevli İngiliz teknisyenler) ucunda Cenevizliler'den kalma tarihi kale, kalenin doğu yönünde tünelden çıkıldığında görülen tarlalar arasında kıvrım kıvrım süzülerek denize dökülen Filyos çayı, uzayıp giden demiryolları üzerinde sıkça geçen yolcu trenleri ve yük katarları (özellikle Karabük'e fabrikaya kömür taşıyan vagonlar) kırmızı kiremitleri arasında ince yeşil çizgilerle yosun tutmuş çatısıyla, eski bir tren istasyonu, üzerindeki levhada Filyos yazan tarihi bir mekan vardır. 

Özlediğimde, gözlerimde hiç zorlanmadan o günlerim canlanır. Derin uykularında mışıltılı hafif horlamalarla dinlenen insanlar gibi, ritmik gürültüleri halâ kulaklarımda, dev bir pompanın altına başını uzatıp deposuna su dolduran yorgun ve dingin buharlı makineler , her mevsim lacivert giysileri içinde elleri yüzleri kömür karası olmuş gardıfrenler/makinistler/şeftrenler.  İstasyonun önünde makasçıyla sohbet eden hareket memuru, az ilerde tantanları açıp kapatan geçit bekçisi, devamlı koşuşturan telaşlı yolcular, trenlerin durduğu kısa sürelerde (su, simit, balık, meyve, vb. gibi) akla gelen her şeyi satma çabasındaki çocuklar, kömür taşıyan vagonlardan çuvallarına kömür dolduran (çalan demeye dilim varmıyor) çocuklar veya gençler, fabrikasında işçilik, denizinde balıkçılık, tarlalarında reçberlik yapanlar, yani bizler; bazen de kaza geçirerek ölenler veya sakat kalanlar (kâh denizinde boğularak, kâh demiryolunde tren altında ezilip kesilerek) acı tatlı saymakla bitmez anılar. Bunlar bende iz bırakan, her biri ayrı bir roman konusu, deneyim ve gözlemlerimle aldığım ilk tatlar, yaşadığım ve halâ taşıdığım (detayında) çok renkli olgular veya olaylardır.

 

1948 yılında Filyos'da (betimlemeye çalıştığım bu cennette) doğdum. Üç kız, üç erkek çocuğun ortancasıyım. İlk ve ortaokulu aynı nahiyede okudum. 1967 yılında Zonguldak Ticaret Lisesinden mezun oldum. Muhasebe ve vergiyle ilk tanışmam orada, o yıllarda başladı. 1971 yılı Haziran ayında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinden mezun oldum. Akademi yıllarında değişik müesseselerde çalıştım. İlk ve ortaokulda toplam iki yıl vekil öğretmenlik yaptım.  Böylece, eğitim ve pedagojik formasyon kazandığımı düşünüyorum. Maaşımın yakıt giderlerinden karşılanarak ödendiğini ve kayıtlarda gösterildiğini sonradan öğrendiğim Çaycuma Belediyesinde bir yıl kadar çalıştım. Rahmetli babam DDY'nda makinistti, uzun yıllar çalıştıktan sonra emekli olmuştur. Bu mesleğin çilesini ve zahmetini kendisinden çok dinlemişimdir. Değişik alanlarda, değişik konularda gözlemleyerek tecrübe edinme fırsatlarını bu deneyimlerle yakaladığım söylenebilir. Keza, Radarda görevli İngiliz teknisyenlerle balıkçılık, avcılık, arkadaşlık derken İngilizceyi sevdim. Bu sayede, hiçbir koleje gitmeden veya ciddi herhangi bir kurs almadan kendi çabamla devlet memurları lisan sınavında C seviyesinde belge aldım. Bırakıldığında unutulsa da, özellikle tercüme konusunda halâ fena olmadığım söylenir.

1972 yılı başından 1996 yılı sonlarına kadar Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörü olarak görev yaptım ve emekli oldum. Emeklilikten itibaren İzmir Odasına bağlı Yeminli Mali Müşavirlik yapmaktayım. 1977 yılı Kasım ayında evlendim. 9 Eylül Hukuk Fakültesini bitiren ve aynı büroda benimle birlikte çalışan avukat bir kızım var. Mesleğim itibariyle yurdumuzun her biri ayrı güzellikteki şehirlerini (neredeyse tümünü) gezdim, gördüm ve sevdim. İki vatanımdan biri olan İzmir'e yerleştim, diğerine, Filyos'a her fırsatta her yıl defalarca gittim ve gitmekteyim.

Bugün güzel Filyosumuz ekonomik yönden gerileyerek seviye yitirmiş, alt kümelere düşmüştür. Kömürle birlikte biten Zonguldak’a karşın ve onun yerini almak üzere, başta büyük liman projesiyle hamle yapmak çabasındadır. Ne var ki, her adımda çatallaşıp oluşan yol ayrımlarında, hangi yöne yöneleceğine bir türlü karar verememekte, sancılar içinde kıvranmaktadır. Aynı şekilde insanımız, sabahtan akşama, kahveye, kaleye, parka, denize, rahatlama umuduyla yönelmekte, çok geçmeden gerisin geri evine, canı sıkkın vaziyette  dönmektedir. Gün boyu, neşeyle keder arasında, birinden/diğerine saatin sarkacı gibi salınıp durmaktadır. Her konuda (iş/eğlence/hobi/v.b.gibi) alternatifsiz kaldığı için, daldan dala konamamanın ıstırabıyla dalgın, ne bulduysa onunla yetinmektedir. Nereye/hangi yöne giderse gitsin kendisine yapışan sıkıntıyı bir türlü söküp atamamaktadır.  Hiçbir rüzgâr yelkenlisini, rutinin dışında değişik heyecana, küçük maceralara sürükleyecek yön ve kuvvette esmemektedir. Ağır metallerden (anlamsız ve yanlış yönlendiriciler) kurşun gibi, cıva gibi ağır bunalımdan muzdarip, nefessiz/hedefsiz/tesellisiz sürüklenmektedir. Nedenlere ve çözümlere bu raporla bir nebze değinilmişse de, esas itibariyle konu,  hacimli bir kitap yazmayı gerektirmektedir..     

Uzun ve yorucu çalışmalar sonucunda, çok sevdiğim memleketimin geçmişi nasıldı, geleceği nasıl olmalı konusuna odaklaşarak, bugüne kadarki birikimlerimi ve gözlemlerimi kullanarak bu raporu hazırladım. Çorbada  tuzumuz olsun istedim. Öyle sanıyorum bu boyut ve derinlikte, bu bir ilktir. Değilse de ben duymadım/ bilmiyorum. İnanıyorum ki,  Filyoslu hemşerilerim tarafından devamı mutlaka getirilecektir. Bu tarz çalışmaların şüphesiz pek çok yararı olacaktır. Kime mi? Sadece, ezelden ebede var olan Filyos’a, keza (şimdiki ve onların soyundan gelecekte gelecek olan) Filyoslulara. Bu konulara eğilerek eser vereceklere, severek, isteyerek emek sarf edeceklere, bende bir Filyoslu olarak peşinen gönül dolusu şükranlarımı sunuyorum.  Bir ölçüde bizlere de, bana da sıra gelir ve payımıza son bir söz düşerse şayet: “İşte geldik gidiyoruz şen olasın Filyos şehri” diyorum.                                                                                         

                                                                       Saffet Kumbas

 

 

II – FİLYOS’UN FABRİKASI, TRENLERİ, RADARI

 

A – Fabrikası :

 

Duydum ki, Filyos Ateş Tuğla Fabrikası kaderine terk edilmiş, kapanmak üzereymiş; öyle diyorlar. Bakkal dükkânı sanki mübarek, bir sabah (1940 lı yılların sonunda) açtık, akşam oldu (2010 yılı sonunda) ışıkları söndürdük, kepengi çektik, asma kilidi dış kapıya vurduk. Bu kadar basitmiş demek, gücendim, içerledim; o kadar duygulandım ki… 

Mesleğim gereği incelediğim firmalarda edindiğim ticari hayata ilişkin tecrübelerimden yeri gelmişken söz etmek isterim. Şöyle ki: Şoförleri dahil tüm elemanları yakın akraba olan kalabalık bir aile şirketinin, sipariş aldıkları emtiayı toparlayıp depolayarak kendilerine ait bir/iki tırla ihraç ettiklerini, yıllardır (az da olsa) devamlı zararına iş yaptıklarını tespit ettikten sonra, rantabl olmayan bir konuda çalışmakta neden halâ bu kadar ısrar ettiklerini sorduğumda, “Giderlerimizin çokluğundan kâra geçemiyoruz, ama bizim giderlerin büyük bölümü kendi yakınlarımıza ödenen ücretlerden kaynaklanmaktadır. Değil ise, yedi sekiz akrabamıza nereden böyle iş bulup istihdam yaratabilirdik.” şeklinde cevapları bana çok makul ve ilginç gelmişti. Ücret ve benzeri bazı giderler, karşı tarafın geliri olacağı için, zarara sebebiyet verseler de, global bakışla değerlendirildiğinde, ülke ekonomisi ve istihdam açısından zararlı değil faydalı bile sayılabilir. Hükümetlerimizce  (neticede, işçiler de devlet babanın yakınları, bir bakıma öz evlatları sayılacağı için) fabrikamızı devretmeden önce bu tarz tahlil ve hesaplamalar keşke yapılmış olsaydı. Belki o zaman, fabrikanın mülkü değil de, sadece işletme hakkının devri akıllara gelebilirdi. Böylece, bu işi çok iyi bilen, tecrübeli, işletmeyi çalıştırıp işletebilecek, üretimi bir şekilde sürdürebilecek, idarecilik vasfına haiz kişi veya kuruluşlar özendirilerek, heveslendirilir, faaliyetine devam etmek şartıyla fabrika bunlara devredilirdi. Hatta, işçilerin hatırına, kamu kaynaklarından biraz taviz verilerek, bir miktar zarara da katlanarak, ücret başta olmak üzere makro düzeyde elde edilecek pek çok kazanca karşılık sayılarak, eksinin artıyla telafisi cihetine gidilebilirdi. Her neyse, olan olmuştur, ne desek boş artık. Bir süreçti geçti gitti, fabrikamız da insanoğlu gibi doğdu, yaşadı ve öldü. Kalü inna lillahi ve inna ileyhi raciun.

 

Bilindiği gibi, Zonguldak’ın kömürü Karabük’e Demir Çelik Fabrikası’nın kuruluşunu sağlamıştır. Bu fabrikanın yüksek fırınlarının yapım, onarım ve bakımında ateşe dayanıklı tuğla son derece önemli bir materyaldir. İşte, fabrikamız bu ihtiyacı karşılamak üzere kurulmuş, İzmir Metaş dahil bu sayede uzun yıllar pazar sıkıntısı çekmemiş, konusunda tek ve tekel konumunda, güzel günler geçirmiş , böylece, Filyoslulara da güzellikler yaşatmıştır. Kısaca, fabrikanın oluşumu, doğuşu budur. Ülke sanayisinde önemli rol üstlenmiş, Filyos ve civar köylerin istihdam sorununu büyük ölçüde çözümleyerek işlevselliğini sürdürmüştür. Zamanla, aynı konuda pek çok fabrikanın kurulması, pazar payının daralması, ürettiği ürünleri bir türlü çeşitlendirememesi ve benzeri etkenlere ilaveten ehil ellerde yönetilememesi, ağır ve ölümcül hastalıkları beraberinde getirmiş, sonuçta bu noktaya gelinmiştir. Yaşam böyledir işte, inişlerle çıkışlarla alçalıp yükselen dalgalı bir denizde, nedendir bilinmez dalgasını geçmektedir hepimizle. 

Sanayici olmak çok zordur; al/sata pek benzemez; istif, stok, rantiye gibi şeyler hiç sökmez. Hammadde temini, enerji sarfiyatı, mamul için depo ve tıkır tıkır çalışan piyasa/pazar gereğine ilaveten işin içine bir de emek faktörü girmiştir ki, (aman Allahım) alın teri su gibi akar, işçilerin geçim derdi ve haklı talepleri gün be gün artar, tabi ki gün gelir işletme sahibinin de kafası atar. Bu işten anlayan aynı konuda iş yapan emsal firmalar  (Çanakçılar, Yurtbay, Selko, Çaytaş ve benzerleri) ikna edilerek, sadece işletme hakkının devriyle bunlar devreye sokulabilseydi, yapılacak konsültasyonla hastayı sağaltıp ayağa kaldırmak belki mümkün olabilirdi. Hemen şu anda aklıma geliveren diğer bir husus da, Çiller’in başbakanlığında 1994-1995 yıllarıydı, Kardemir’den sembolik meblağlarda işçilere pay (aynı zamanda moral ve şevk) verilerek fabrikada iyileştirme sağlanmıştı. Bu örnek aynen fabrikamıza da uygulanabilir miydi acaba? Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu fabrika, (başlangıçta istimlak bedeli dahi ödenmeden temel atılan bu koca tarla)  Filyoslularındır, baştan beri orada çalışanlarındır, halende öyledir. Şayet, fabrikadan devlet dahil (tekrar alıp, satıp, yıkıp, dönüştürüp veya bir şekilde) birileri rant sağlayacak ise, öncelikle işsiz kalan işçilerin nemalandırılması gerekmez mi? Bitmez tükenmez sualler bir yana bu noktada, hepimizi gülümsetecek müstehzi bir anımı size de nakledeyim, gülelim biraz ağlanacak halimize. Fabrika işçisi rahmetli X.. bey amca bir gün evinde gecikip ağırdan alırken, hanımı çabuk olması için uyarmış “Adam adam, işe geç kalıyorsun mühendisler kızacak” demiş. Amcam da “Mühendisler kim oluyomuş gız, orası bizim gabak bostanı değil mi, işe giderim gitmem kime ne?” diye cevap vermiş. Gerçekten de Filyoslular bir zamanlar o bostanda tuğla yerine çoook kabak yetiştirip üretmişlerdir. Bu da bilinsin istedim. 

 

Ben sanayici değilim, teknik konulara pek aklım ermez, bunlar benim işim değil, erbabı olanlar bu konuları enine boyuna tartışırlar. Zaten, fabrikanın hastalandığı, kötüleştiği son günlerinde bilindiği gibi Filyos’dan uzaktaydım. Takdir edileceği gibi, bu acıklı sona yaklaşırken neler yaşandı tam olarak bilmem mümkün değil. Dolayısıyla, çocukluğumu ve gençliğimi yaşadığım hep özlediğim güzel günlerdeki Filyos ve fabrikası hakkında tahliller yapabilirim ancak. Nostaljik takılarak, dönüp maziye baktığımda, neler görüyorsam sadece onları, hissettiklerimi yazabilirim. İşte, gözlerimi kapayıp o günlere daldığım anda, anılar giyinip kuşanıp hüzne bürünüyor anında, ya yaz ikindisinde kalenin başından esen bir deli poyraz oluyor, ya da gece yarısı geç vakit Geriş’ten aşağı ürkek bir çocuk gibi ıslık çalarak denize inen melankolik bir dışarı rüzgârına dönüşüyor, aniden insanın içini titreten. İkinci vardiya şimdi işten çıkmıştır. Köylerine gitmek için arabayı veya sıfır kırkı bekleyenler, voliye/balığa çıkacaklar, köpekleriyle/tüfekleriyle Zonguldaklı avcılar sabahçı kahvesine doluşmuşlardır. Fırından yeni çıkmış buharı tüten sıcacık ekmek arasına Sana yağı, peynir katıp taptaze tavşan kanı çay içip içinizi ısıtmanın, biraz da gece yarısı sohbetiyle ısınmanın tam zamanıdır; hiçbir yerde bulunmaz, tadına doyum olmaz

 

O günlerde bizim gibi başında kavak yelleri esen, en ciddi konuları bile karikatürize eden, ekmek elden su gölden geçinen gençler için fabrika dediğin nedir ki ? Durup baktığımızda, ambarlar, atölyeler, fırınlar v.b. gibi bir yığın ölü mekan arasında gürültü patırtıyla koşuşturan işçiler, yağ/pas, toz/toprak içinde biraz kül biraz duman fabrika dedikleri hepsi bu. Çalışanlar bir an evvel vardiyasını tamamlayıp karta basıp çıkıp gitme sevdasında, ya da derdinde. İnsanoğlu böyledir, olayları yaşarken mutsuz ve muzdariptir; içinde bulunduğu durumdan (çalışma koşullarından, hayat pahalılığından, ondan, şundan, bundan) hoşnut değildir; hep şikayetçidir. “Anlatılmaz bin dert ile geçiyor çileli ömrüm, Bir vefasız kederinden eriyor garip gönlüm” şarkısı dilimizden hiç düşmez nedense. Oysa, o yıllar kuş olup uçtuğunda, su gibi akıp gittiğinde, olaylar taşa/toprağa, havaya/suya, şey dediğimiz eşyalara sindiğinde, sahnedekiler, yaşananlardan, kendi canlarından ve kanlarından bu mekanlara, ölü denilen bu nesnelere (Ekonoma, ve Ateş Spor’dan başlayarak dış kapı bekçi kulübesinden, lokalinden, revirinden, misafirhanesinden, lojmanlarından, sinemasından, idari kısma ve işletme sahasına kadar) adeta ruh verip can katarak canlılık kazandırmaktadır. İşçilerin neredeyse tamamına yakını Filyos ve civar köylerinden, müdürler/mühendisler/şefler ise diğer şehirlerden gelirlerdi; bazıları bizim hocamız olur, ortaokulda Fizik, Kimya, İngilizce gibi derslerimize girerlerdi, çocuklarıyla aynı okullarda/sınıflarda okur arkadaş olurduk. Kim bilir, şimdi her biri nerelerdedir, hangi makam, mevkilerdedir, kaderleri nedir bilemeyiz. Artık onlar, kendi Filyoslarını yanlarında alıp götüren Filyos’tan uzakta (Filyosla) yaşayan Filyoslulardır. Amerikalı yazar W. Faulkner’in dediği gibi, “The past is never dead, it is not even past” Geçmiş asla ölmüş değildir. Hatta o geçmiş bile değildir. 

 

Asfalt başında arabasının içinde Mustabey, özellikle ay başlarında para atmadan pas geçen işçileri sitemli bir öksürükle ikaz eder; çok sinirlendiğinde eliyle hareket çeker, hafiften küfür de kayardı sanki. Hadi, ağzından kaçardı diyelim. Yine o asfalt başında 1968 yılı olmalı, davullu zurnalı bir çocuğumuz (grevimiz) olmuştu; günlerce sürmüş, uzadıkça uzamıştı. Coşkuyla oynayıp zıplayan, yüzlerindeki gülücükle mutlu/memnun görünen işçilerimiz, gam yüklü tasalı başlarını çalgının ritmine uydurup sallarken arada bir bilinçsiz boyun büküşlerinde, mahzun bakışlarında, sanki çoluk çocuğun rızkını, geçim derdini hatırlamış da gizlemeye çalışıyor hissi uyandırırdı bizde; ya da bize öyle gelirdi. Sonraları, duyduk ki, meğer iktidara yakın bir kodamanın yeni kurduğu tuğla fabrikası piyasada yerleşsin, pazardan pay alsın diye bu grev bilhassa teşvik edilmiş. İkide bir asfalt başı diyorum ya, bakmayınız, diğer bir adı da makas başıdır oysa. Malûm, Filyos’un kalbi, can alıcı noktası, merkezidir. Neden bu adlarla anılmış olabilir diye geçenlerde biraz düşündüm. Demek ki, Filyos o güne kadar hiç böyle bir asfalt, keza demiryolu görmemiş/duymamış sonucuna vardım. Neticede, her ikisi de bir kasaba için çok önemli yatırımların sonucudur. İşte, iş bilir, çalışkan belediye başkanlarının müteşebbislere yer gösterip destek vermesi, birazda istihdama yönelik rasyonel bir davranıştır. Anadolu gezilerimde, ziyaret ettiğim belediyelerde “Yeter ki, memlekete birisi bir çivi çaksın, yer bulamıyorsa gelsin başıma çaksın” diye feryat eden başkanları dinlediğim çok olmuştur. 

B – Trenleri :


Zaman, işsiz güçsüz bizim gibiler için bugünlerdeki kadar önemli değildi; biraz gırgır biraz da can sıkıntısı bir şekilde geçip gidiyordu. Saat de neymiş, hiç gerek kalmadan günün vaktini aşağı yukarı bir yerinden kavrayıp yakalıyorduk. Pek kulak vermediğimiz beş vakit ezan sesini saymazsak, şimdilerde tınısını çok özlediğim fabrikanın vardiya değişimlerindeki boru sesi saat ayarı gibiydi. Karabük’e kömür trenleri vakitsiz geçse de, yolcu trenleri geçiş saatleriyle anılıp isimlendirilirdi; Zonguldak’tan Çaycuma’ya geçişler buçukluydu; “dokuz buçuk balyesi, bir buçuk balyesi, beş buçuk balyesi” gibi. Canlılık, bir açıdan bakıldığında, hareketlilik demektir. Bu manada, trenler fabrika gibi durağan değillerdir. Ne yazık ki, yine de pek çoğumuz tarafından demir ve çelikten ibaret cansız bir metal yığını olarak değerlendirilmektedirler. Oysa, ağaçları yıllarca toprak altında kalarak kömürün oluşumunu sağlayan dağların denize dik indiği yol yapımına müsait olmayan Zonguldak’ta, uzun yıllar ulaşım sadece bol tünelli demiryolu vasıtasıyla sağlandığı için, trenlerin hatta istasyonların hemşerilerimde apayrı bir anlamı, unutulmaz anları ve anıları vardır. Nitekim, Cumhuriyetin onuncu yıl marşında, demir ağlarla örülen ve övünülen, Anayurdun dört köşesinden biri de bizim memleketimiz, bizim tünellerimiz, bizim hattımız, (Zonguldaklı maden mühendisi ve şair B.K. Çağlar’a) şiire ilham veren, biraz da bizim katkımız değil midir?

 

O trenler, yolcularıyla beraberinde başlarındaki derdi dumanı, gönüllerindeki aşkı sevdayı, hasılı sancısı içimizde sır gibi saklı en ağır yükleri taşımışlardır. Kompartımanlarında yaşanan sevinçler, hüzünler, hararetli sohbetler sıcacıkken buharlaşıp bulutlara karıştığında üşümüş yağmur olup yağmıştır; ya da tünellerin duvarlarına çarpıp cansız bir beden gibi sararıp solmuş, demiryolu boyunca yığılıp kalmıştır. Şimdilerde, derin uykularında kendilerini görebilecek farklı bir bakışın, tozlarını alıp silmeye, yaralarını sarıp sarmalamaya uzanacak vefalı bir elin beklentisinde, bir kez daha yeniden o günleri yaşayıp yaşatacak bir yazarın, satırlarında dile gelip romanlara konu ve kahraman olma hevesinde çırpınarak esen yelde yaprak gibi savrulup/sürüklenmektedirler. Vaktiyle, o trenler uzayıp giden raylar üzerinde bizleri çok taşıdı, şimdi sıra (daüssıladaki) bizlerde. Biz taşıyoruz onları gönlümüzde; neredeysek oraya, hatta hat döşenmeyen yerlere seyrü sefere, kimimiz yurt dışına (Avrupa, Amerika) kimimiz de güzel yurdumuzun illerine/ilçelerine/köylerine/kentlerine en ücra köşelerine. Nitekim, İzmir’in Kordon’unda ya da Kadifekale’de bir kafede, yaz sıcağının esintili melteminin gün batımında Körfeze karşı biramı içerken, içimden ansızın geçen Ankara Postası’nın makinistine sessizce el salladığım oluyor bir süre. O trenleri çalıştıran ateşçiler, makinistler, babalarımız ya da falanca filanca amcalarımızdı; istasyonda tarifeye bakar, lokomotifin pompadan su alma süresince görüşür, getirdiğimiz yiyecek giyecekleri verir, harçlığımızı alır giderdik. Hepsi kayboldular, kaybolan yıllarla birlikte, bilinmez/dönülmez istasyonların birinde. Dünya telaşından uzak, huzur içinde suskun mezarlarında yatmaktalar şimdi; düdükleri ötmez, dumanları tütmez olmuş. Yine de bir teselli buluyor insan makinistleri gibi onlarında hiç (değilse) yoktan mezarlarını gördüğünde. Her birinin TC numarası, nüfus kütüğü, doğum yeri/tarihi, yaşam öyküleri kısaca yazılı üzerlerinde; mezar taşları gibi. Aydın’a giderken Çamlıktaki buharlı trenler müzesinde, ebedi istirahatgâhlarında sessiz/sedasız yatan lokomotiflerin arasında, Alman yapımı Çatalağzı hattında uzun süre çalışmış, eski bir baba dostunu ziyaret ettim. Halini hatırını sordum da, rahmetli babamla konuşmuş gibi oldum.

 

C – Radarı :

 

Bildiğim kadarıyla yeni doğan çocuklara Bahri yerine Deniz ismini koyuyorlar epeydir; oysa Bahri de güzel isimdir ve Deniz demektir; üstelik bahrinin kızlar için Bahriye’si de vardır. Zaten, bahriyeli de bahriden türetilmiş denizci anlamındadır. Yenilere hevesle, eskileri yırtıp attığımızda, Bahri ile birlikte bahriyeli de, sonrasında güzelim şarkılarımız da, türkülerimiz de beraberinde unutulup gitmektedir. “Gemilerde talim var, bahriyeli yârim var. O da gitti sefere ne talihsiz başım var” – “Denizde dalga gemide halka, canım cicim bahriyeli, çabuk beni sakla.” – “Bahriyeli güzelsin niçin beni üzersin. Öldürürsen sen öldür günahıma girersin” 

Yazık ki, Filyos’un radarı da yıkılacakmış, bugün/yarın yakındır diyorlar. Orada bahriyeli erler, subaylar ve İngilizler yıllarca görev yaptılar; sonra da ipi kopmuş tespih tanesi gibi dağıldılar, her biri bir yöne gitti. Muhtemelen bir gün Filyos’a dönmek, bu mekânları tekrar görmek için can atıyorlardır şimdi. Onlarla dostluk, ahbaplık, yarenlik yapar, okey/futbol oynar, ava/balığa giderdik. İngilizlerle de (biraz da) İngilizceyi öğrenmek için tavla oynar, balığa gidip kafayı çektiğimiz olurdu. İlk kez ‘fishing rod’ denilen makaralı kamışı iskelede

balık avlarken onlarda görmüştüm, şimdi herkesin elinde. Küçük çocukların gözünde onlar İngiliz falan değil de ‘Hello’ lardı; Land Rover arabalarıyla Beyler’den geçerken ‘Hello’ diye bağrışırlardı, selamlaşmadan mahalleden geçilmezdi. Kalenin ucunda denize hakim tepenin tam üstünde, denizin altını üstüne getirerek radarlarında neleri gözleyip tespit ettiklerini tabi ki biz bilemezdik, şahsen ben ‘görev sırrıdır’ der geçer, merak dahi etmezdim. Oysa, engin bir

denizin yüzeyinde ve sahilinde, yazında/kışında, dört mevsim gecesinde/gündüzünde çıplak gözle izlediklerimi, suda oynaşan uskumru sürülerini, peşlerinden atlayıp/zıplayan yunusları, aç gözlü martıları, aniden patlayan dev dalgaları, kardan beyaz köpükleri, bembeyaz pamuk tarlasında batıp çıkan eski iskeleyi, yeni iskelede kızıllıklar içinde yanan gün batımını, sahipleriyle kumda yan gelip yatan kayıklarını ve bıldırcın yağmurlarını, hasılı ne varsa o günlerden kalan, halâ gözlerimin önünde akıp giden, ekrandaki siyah beyaz o filmi, hiç unutmadım ki.

 

Fabrikalar, trenler, radarlar ve benzerleri zamanla fonksiyonlarını tamamlayıp iş göremez duruma geldiklerinde, yaşlanıp emekliye ayrıldıklarında bizim gibi ömrün son demindeler demektir. Önünde sonunda ölüm, (sinsi bir kurttur, döner dolaşır kapıya vurur) canlı ya da cansız hepimiz için mukadderdir. Ne var ki, trenlerden gemilerden jilet yapmak, anılarla yüklü mekanları dozerle yıkıp ortadan kaldırmak, (Filyos’tan yakınan, bıkan, usanan, can sıkıntısından patlayan ama biz uzaktakileri de Filyoslu saymayan) sizleri bilmem ama (Filyos’tan uzakta anılarla yaşayan, Filyos özlemiyle yanıp tutuşan Filyoslulara) bizlere dokunuyor doğrusu. Bize bizi anımsatan, maziyi yaşatan ne varsa, olduğu veya öldüğü gibi bırakmak, bilinen/bulunan mezarlarında ziyaret etmek, geleceği kalmayınca geçmişiyle yetinip/avunan az buçuk görmüş geçirmiş birinin yaşlı gönlü, böyle olmasını arzu etmekte ama, aması var işte. Bu şarkı/yazı burada bitmez; devamı tamamlandığında mutlaka gelecektir. Şimdilik kaydıyla gerçek bir yazardan alıntıyla anlatıma son verip bir süre için vedalaşmış olalım. Tamam mı?

 

1900 lü yılların başındaki Paris sosyetesini (Aristokratları/Burjuvaları) çok güzel anlatan, anlaşılması güç bir dil kullanan, entellerce entelektüel olmanın gereği görülerek hava basmak için her kitabının basımı piyasada beklenen ve anında satılıp tükenen Marcel Proust’un, bir romanında çocukluktan gençliğe geçerken yakın komşuları ve kendisinden yaşça büyük uzaktan aşık olduğu Madam Swan’ın, her akşam aynı saatlerde Şanzelize’den  (otomobiller henüz yokken) lüks atlı arabasında şaşalı geçişlerini, sonra da bu görüntülerin kaybolup kesilişini, bu mekanlara ilişkin hüznü anlatışı çok hoşuma gittiği için aşağıya aynen aldım.

 

“Her mevsimde başka bir mevsime ait yolunu şaşırmış günler bulunur, bu günler bizi alıp o mevsime götürür. Benim bildiğim gerçeklik artık yoktu. Madam Swan’ın eskisi gibi aynı anda ortaya çıkmaması bile, caddenin farklı olması için yeterliydi. Eskiden bildiğimiz yerler, kendilerini kolaylık olsun diye yerleştirdiğimiz mekanlar alemine ait değildirler sadece... O zamanlardaki hayatımızı oluşturan birbirine bitişik izlenimlerin ince birer dilimidirler. Belirli bir görüntünün hatırası, belirli bir anın özleminden ibarettir; ve evler/yollar/caddeler de, heyhat seneler gibi uçup giderler.”

 

III - FİLYOS ADINDA, GELİNLİK ÇAĞINDA

 

Yüzükoyun siperdeki başını

Bulutlara, yıldızlara çevirmiş

Uzanıp sırtüstü boyunca yatar

                        Ayakları çoktan girmiş mezara

                        Yıkılmış bir kale sessizce ağlar

 Sıkıştırmış sıkıca ıslak bacaklarını

Altından/sikkeden hazineler orada

Saklanmış denizciden/defineciden

                        Açık geçen son kalyonun ardında

                        Yıllanmış bir kale Filyos Adında

 

A – Dört Mevsim Filyos :

 

Yıllar öncesinden (Filyos Adında) yazdığım bir şiirle başladık yazıya hayırlısıyla. Nerede kalmıştık? Hatırlayalım. Filyos’un fabrikası, radarı, istasyonu, trenleri, iskeleleri diyerek sayıp dökmüşüz önceki yazımızda. Sadece insanoğlunun vereceği azap değil, Tanrının elinin tersi, gazabı da (deprem, sel, yangın gibi) değmesin, buralar yıkılmasın (demek) istedik. Çünkü, gelmiş/geçmiş tüm Filyosluların mazisini barındıran bu yerler, Filyos’u ziyarete gelen eski dostlarının, arayıp soracakları ilk ve öncelikli mekanlardır. Öleceğine yakın neslini devam ettirmek için, yumurtalarını bırakmak üzere akıntıya karşı ölümcül mücadele vererek, doğdukları mekanlara yolculuk yapan somon balıklarından, insanoğlunun hiç mi hiç farkı yoktur. Yıllar sonra  (geride kalan yaşananlar çoğalarak büyüdüğünde, ileriye doğru yaşanacaklar ise eriyerek küçüldüğünde) çaresi yok unutulan maziye dönüş, onunla yeniden yarenlik başlayacaktır. İçine kapanık, beyaz atlı prensini bekleyen dünyalar güzeli (kasabamızın) gelinlik kızımızın, gelişerek serpilmesi ve müspet sonuçlara ulaşılması için, geçmişten başlayıp geleceğe doğru çoğalarak büyüyen bir zihniyet/bilinç oluşumuna öncelikle ihtiyaç/gerek olduğuna inanıyorum. Gelin başımızı (kuma gömmeyi bırakıp) iki elimizin arasına alıp beraberce düşünerek, ağır ağır yol alalım, çözümleri birlikte arayıp bulalım, bu yazıyı beraberce yazmış olalım; konusu da, ana fikri de, kapsam alanı da sadece Filyos olsun. Bizimle birlikte düşünmeye/çözüme lütfen katılınız.

 Hayatımızın akışında, özellikle de sanatsal her olguda mekanın ve zamanın yerli yerine oturtulması son derece önemlidir. Esasen, bir bakıma ‘zaman’ diye bir şey yoktur; tamamen soyut bir kavramdır. Zaten, geçip giden de zaman/maman değil bizleriz işin gerçeği. Kimse fark etmeden sessiz sedasız dalından düşüveren, çakılmak üzereyken bile salınarak uçtuğunu sanan güz yaprağı gibi. Sabit bir trende oturanların yan perondan geçen diğer bir trene devamlı baktıklarında, kendilerini hareket halinde, geçip/gidiyor hissetmelerine benzer bir yanılgıdır bu. Bir yerlere giderken duruyorum, dururken yürüyorum sanısı; tamamen felsefi bir konudur, derine girmeyelim. Fakat hiç değilse, bütünün bir parçası, genelin özeli (tümelin tikeli) sayılan ‘şimdiki zamanın’ asla/hiç olmadığını kısaca/kolayca açıklamak mümkündür. Kadehimden bir yudum aldım; geçti gitti; geçmişe. Bir fırt daha alacağım ama az sonra, kadeh dudağıma gelecek ve değecek; cek/cak yani. Geçmişle gelecek arasındayım ‘şimdiyi’ bir türlü yakalayamıyorum. Çünkü (kendisi evde yok, ya gelecekte ya geçmişte) sabit değil, hiç durmuyor yerinde, devamlı değişmeye mütemayil. Şarkılardaki gibi “Baharı görmeden yaz geldi geçti” “Bahara ermedi mevsim hazan olup gidiyor.” Öyleyse, yok olup anında geçmişe gideceğinden emin olduğumuz, yerine ne geleceğini bilmediğimiz, varlığı bile tartışmalı bir ‘şimdinin’ sıkıntısı bizi fazlaca üzmemeli değil mi? İşte, Filyosumuz’un şu andaki yerini, geldiği (müspet/menfi) noktayı hiç önemsemeden bir kenara atıp yakınmayı bırakmalıyız. Ayrıca son cümledeki parantez içinde müspet kelimesi boşuna kullanılmadı. Bardağın dolu tarafına bakarak ‘her işte bir hayır vardır’ diyebiliriz. Nitekim fabrikada üretimin durması da, bir açıdan, tozundan/dumanından Filyos’un kurtulması demektir. Zaten, altında tarih yatan bir yerdi; bundan böyle üstüde (dimdik ayakta kalan fabrikasıyla) sanayimiz açısından tarih oldu. Önceki yazımızda geçmişi/maziyi işlediğimiz için hazan mevsiminde yaşlılığın verdiği hüzün hakimdi. Bu yazımız ise, madem ki geleceği/istikbali içerecektir; öyleyse, önerilerle dolu, umutlarla yüklü ve gençlere yönelik olacak demektir.

 

İki tünel arasında (ki bu kesim yemyeşil, trafik gürültüsünden uzak, her zaman sakin, sadece oynayıp/gülmelerin/sözlerin/sohbetlerin/insan selinin ve insan sesinin kalabalığı/gürültüsü olarak kalmalı ve korunmalı) uzanan demiryolunun deniz tarafını tamamen koruma altına alıp yapmayı, yıkmayı, çivi çakmayı dahi yasaklayarak işe başlayabiliriz. Durumun ciddiyetinin anlaşılması için İngilizlerin hoşuma giden hoş bir deyişiyle (straight to the point) konuya eveleyip/gevelemeden doğrudan baltayla odun yarar gibi girmek istedim. Çok mu radikal oldu? Tabi ki, yeni inşaat ruhsatı vermemek koşuluyla, müktesebatı gözetmek durumundayız diyerek acık kıvırtmakta sakınca yoktur. Futbol sahasını oradan kaldırıp (Gökçelere varmadan Balkan düzlüğü gibi poyraz almayan bir yer bulunur elbet) parkla birleştirerek yeşillendirmeye devam edilse fena mı olur? İstasyonun karşılarına dek gelecek şekilde kullanılmayan belki de paslanmaya yüz tutmuş demiryolu hatlarından birine, önceki yıllarda kullanılan birkaç adet buharlı lokomotif (DDY. dan temin edilerek) yerleştirerek küçük/hoş bir demiryolları müzesi, keza tarihi geçmişine ilişkin bilgilerle,

günlük gazeteleri ihtiva eden, çay/kahve yaparak harçlığını çıkartan birinin işletiminde, bir kütüphaneyi istasyon büfesinde tasarlayıp oluşturmak mümkündür. Seçil Şanlı İlköğretim Okulu’nun arkasındaki çimenlik sahanın imarını bilemiyorum; çok iyi değerlendirilmesi gereken kıymetli bir alandır. Futbol sahası ile liman arasındaki kesime Filyos’un 20/30 yıl sonrasını nazara alarak ihtiyacı karşılayacak sayıda içkili lokanta ve kafe, kesinlikle tek katlı olmak koşuluyla, mülkiyeti Belediyenin olacak şekilde planlanabilir. Yine yazlık lokalin kale tarafına doğru, üstü kapalı yüzme havuzu, mülkiyeti fabrikaya ait ve mümkünse yaz/kış faal olacak şekilde düşünebiliriz. Sonrasında, iskeleden başlayıp fabrikanın içine kadar giren demir yolu hattını, sahilden geçirip döndürerek, devam ettirip raylarını döşeyerek, yine iskeleyle birleştirmek, buharlı lokomotifle ring seferleri yaparak, yolcuları ve günlük yüklerini taşımak ayrı bir (nostaljik) hava yaratırdı.

 

Yasak bölgeye gece yarısı belli saatler hariç, hiçbir motorlu araç sokmadan, belki, Sağlık Ocağının veya Belediyenin bir/iki ambulansı ile nöbetçi taksilere müsaade edilebilir. Deniz tarafına sadece makasbaşı ile sınırlı olan zorunlu/sorunlu tek geçişe mutlaka son vererek, Öteyüz Camisi’ nin yanından Fabrikaya ve Batı yönündeki su pompasının az ilerisinden denize doğru iki geçit daha ilave etmek şart olmuştur. Eski ve yeni iskelelerin karşılarına, kullanılmayan eskimiş/pert otomobilleri, denize balık yuvası olarak bırakıp balıkların üreyip çoğalmalarını sağlamak, çevredeki amatörlere iskeleden veya kayık kiralamak suretiyle avlanma imkânı vererek, böylece az da olsa yeni gelir kaynakları yaratmak olasıdır. Denizimize/sularımıza ilaveten, Filyos’un ormanları, bahçeleri birlikte düşünüldüğünde, hobi olsun diye başlayıp (yoğun ve organik) zirai kazanç kapılarını aralama imkanı mevcuttur. Kent merkezindeki tüm kavşaklara yemyeşil çimenli/çiçekli trafik adacıkları, suları göğe fışkıran küçük havuzlar, Filyos’un karakteristik özelliklerini yansıtan, mısırdan/tuğladan/ yunuslardan /balıkçılardan motifler seçerek heykeller, sevgi yolları, küçük parklar, dinlenme bankları, nostaljik fenerlerle ışıklandırma, burada uzatamayacağım sayıda daha bir yığın aksesuarla, Filyos’un güzelliklerine güzellik katmak mümkündür.

 

Böylece Filyos’un gezilecek görülecek yerlerini kaleyle sınırlı kalmadan çoğaltmalıyız. Fabrikamızı sanayi müzesi haline getirerek, işletme sahasını tamamen nostaljik ve tarihsel mekan/müze olarak değerlendirmek gerekir. Lojmanlar aslına uygun olarak restore edilerek biraz daha geliştirilip turistik amaçlı, ya da sektörde çalışan personelin ikametgahına sunulabilir. Sinema salonu da, gençler ve okulların oluşturduğu amatör grupların tiyatro oyunlarına, konferanslara, eskiden olduğu gibi bazı günlerde de orijinal ecnebi filmlerine ve benzeri etkinliklere hasredilebilir; unutmadan, tiyatroyla ilgilenen gençler, kazançları artmış bir Belediyenin ve sayısı artmış iş adamlarının sponsorluğunda, diğer il ve ilçelerde de gösteri yaparak biraz da kazanç temini cihetine gidebilirler. Yazlık/kışlık lokaller geliştirilerek (Filyos sakinlerinin/misafirlerin/turistlerin) kahvaltıyla başlayıp üç öğün yeme dahil içme/dinlenme/eğlenme konusundaki ihtiyaçlarını karşılayabilir. Aynı şekilde radar, (küçük bir bölümü kafeye dönüştürülerek) denizcilik müzesi olarak istifadeye sunulmalıdır. Buralara üniversite yapılacağını duydum, daha başka uygun olan diğer yerler de düşünülebilir. Önemli olan husus, Filyos’un güzelliğine, kültür ve sanat merkezi olma özelliğini/hüviyetini de böylece katmak/kazandırmaktır. Keza, meraklıları için demiryolu ve trenlerin tarihi, büfesi/müzesi devreye sokularak, başta da ifade ettiğim gibi, gezilip görülecek yerlerimizin sayısını çoğaltarak artırmak mümkün olacaktır. Böylece, değişim ve dönüşümle kazanılan bu güzelliklerin de ilavesiyle, Filyos’un merkezi sayılan bu kesiminde yeşil ve sakin çevre korunarak ve geleceğe bozulmadan öylece taşınarak, başta civarımızda artan nüfusa yönelik iç turizmle, bilahare yüzümüzü dışarıya da dönerek tertemiz, pırıl pırıl bir kalkınma nasıl oluyormuş, dost/düşman herkese imrendirerek gösterebiliriz. Önceki yazımızda, fabrikadan, trenlerden, radardan niçin çokça söz ettiğim, sanıyorum şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

 

Filyos’ta turizm denildiğinde (dalgacı gülüşlerle) karşı çıkanlar, sezonun çok kısa oluşunu ve istihdam yaratmayacağı tezini ileri sürmektedirler. Bu yorum/yargı ne kadar yanlıştır, ah bir anlatabilsem. Sanki Amasra’nın sezonu bizden farklıymış gibi. Oysa amaç ve öncelik iç turizmdedir. O da nedir? Yenilir/içilir mi? demeyiniz. Evet, bazen yemek/içmek anlamındadır. Filyos civarındakilerin yaz/kış akşamları balık/rakı için gelmeleri. Diğer bölgelerden Batı Karadeniz’e düzenlenen turlara/reklamlara Filyos’un da eklenmesi. Ankara/İstanbul’daki Filyosluların çoluk/çocuk, hatta komşularıyla hafta sonunu burada geçirmeleri. Yurtdışındaki hemşerilerimizin yaz tatillerinde, ecnebi arkadaşlarıyla birlikte Filyos’u tercihleri. Fabrika/Radar/ Demiryollarında önceki yıllarda çalışıp/ayrılan eskiden beri Filyoslu olanların nostaljik ziyaretleri. Daha pek çok kişi duyacak/gelecek memleket cihana nam salacaktır.

 

Amasra/Filyos çekişmesine, kıskançlıkla haksız rekabet yaratılmasına hiçbir sebep yoktur. Bu bölgede (yörenin özelliğini yansıtan kapanmış herhangi bir maden ocağının turizme açılması dahil) Filyos ve benzeri turistik yerlerin sayısındaki artış, her şeyden önce Batı Karadeniz’e gelen turist sayısını katlayarak artıracaktır. Çünkü kışın bölgeye Bartın/Amasra/Safranbolu turu düzenlense bir otobüs dolusu talep varsa, Filyos gibi ilavelerle mekan sayısını artırdığınızda, doğru orantılı olarak otobüs sayısı da artacaktır. Turist her zaman bir fazla ve farklı yer daha görmeyi yeğler. Özetle, şimdilerde moda deyimle buna kazan kazan (win/win) diyorlar. Filyos'da kazanacak, Amasra'da. Tabi ki, yolumuz yapıldığında, az da olsa Saltukova’ya otomobiliyle gelen turist, Amasra’nın yokuşlarını inip çıkıncaya kadar, yakındaki Filyos’u görmeyi öncelikle tercih edebilir. Yıllar sonra, bu kadarcık ayrıcalığımız da olsun değil mi? Bugün çivi bile çakmadan doğal haliyle koruyup/ kollayacağımız Filyos’un aspiratörü, nefes alma, (lebensraum) yaşam alanı olan bu kesim, ileride, çevremizle birlikte, belki de biz Filyoslulara bile az gelip yetmeyecektir. Sağ kalanlar, bir gün, turistlerden/yabancılardan yakınmaları duyacak/görecektir. Önüne bakan çarpar, düşer, biz en iyisi ufka bakalım. Filyos’daki turizmin Güneydekiyle/Akdeniz ile, iklimle hiç alâkası yoktur; tamamen farklı bir boyuttadır/farklı bir düzlemdedir. Ne yazın kısalığı, ne de kışın uzunluğu, her anının/her deminin/her gününün güzellikleriyle sloganımızı seslendirelim. Dört Mevsim Filyos

 

B – Dört Yönden Filyos :

 

Şu anda, varsayalım ki Geriş'e doğru Sağlık Ocağı’nın oradayız; kenti güneyden kuşbakışı izliyoruz. Briç oyunundaki gibi oturup elimizdekilere (olasılıklara) şöyle bir bakalım. Tabi ki, briç deyince, tahlillere güneyden başlamak gerekecektir. Çarşıdan yukarı çıkarak Geriş’e doğru basamak basamak yükselen kesim, sanki bu tabi özelliğine benzer şekilde Filyos’un gelişip/ilerlemesini anıştırıp/çağrıştırıyor gibi geliyor bana. İlkin Hisarkent ve çevresi (Aşağı Mahalleye karşın “Yukarı Mahalle” adı uygun düşerdi.) basamağı kalkınmaya/sıçramaya çok uygun görünüyor. Bu caddenin bir ucu Cumayan yoluna (Şehit Er Fikret Parlak Caddesi'ne) çıkmaktadır ki, eğim mutlaka düşürülerek (çimene doğru bir miktar doldurulup genişletilerek işlek/uygun bir kavşağa dönüşür mü bilemem) mühendislik hizmetiyle taşıtların rahatça (girip/çıkıp) manevra yapacağı güzel bir kavşak haline getirilmeli ve Karapınar Caddesi tam Geriş’e döndüğü noktadan buraya bağlanmalıdır. Sonra da bu kavşaktan hiç sapmadan Hisarkent'den geçerek Yukarköy’e (Karapınar Caddesi'ne çıkıncaya) varıncaya kadar, ayak basılan her nokta kaldırımlar dahil, biraz da abartılarak İstanbul Bağdat Caddesi' ne özenerek benzetilir, her yönden mükemmel duruma getirilirse, Filyos’a yepyeni bir Filyos daha eklenmiş demektir. Zira, Hisarkent’den aşağıya denize doğru demiryolu geçidinin en dar kesiminden viyadükle inilerek motorlu araçlara ve yayalara uygun yol yapıldığında, bağlantı da sağlanmış olacaktır. Bundan da önce, hiç değilse yayalar için Cafer’in kahvesinin arka tarafından, sadece yokuşu çıkışlar için halihazırdaki beton merdiven yerine, üstü kapalı şık bir yürüyen merdiven yapılır mı diye, aklıma gelmiyor değil, doğrusu. Bütün mesele basamağı çıkıncaya kadarki zahmeti yok etmektir. Çünkü bu kesime sıkça/kolayca çıkıldığında (ama taşıtla, ama yaya fark etmez) insanlar yürüyüp/gezinerek tüm ihtiyaçlarını bu basamakta zaten rahatça giderecekler demektir.

 

Bu ilk basamakta, Hisarkent'den, Yukarköy, İrezler, (delice tohumu, yabani ot demek, Rum beylerinden değil ama nasılsa onların arasında yaşıyor)  Karapınar (büyüklerimiz Garapuvar derdi ya neyse) Sağlık Ocağı' nın oraya kadar, yamaç vasfı (dikliği) neredeyse kalmamış zemini, basit saha düzenlemesiyle mümkün mertebe düzleştirip aradaki sokakları da sevgi yoluna dönüştürerek, otel, lokanta, kafe, market, benzeri işyerleri kurularak ve tüm apartmanların bahçe bakımları yapılarak, muazzam bir ikinci Filyos, bu cadde üzerinde ve civarında yukarılara doğru yeni arsa üretim ve kazanımıyla geliştirilebilir. Özellikle kış günleri, buranın sakinleri zevkle denizini izleyerek, rüzgarını teneffüs ederek, kafelerinde dinlenip kendilerini dinleyerek, evlerinin balkonlarında çarşıya hiç çıkmadan/inmeden bazı günlerini buralarda geçirmeyi tercih edeceklerdir. Sesinizi duyar gibiyim; hak vermiyor da değilim; tabi ki hayaldir bunlar; ama boş hayâl değildir. Unutulmasın ki, her başarı önce tahayyülle başlar. Ayrıca, çok iyi biliyoruz ki, bu anlatılanlar peyder pey zaman içinde ve imkânlar elverdikçe, kolayından/zoruna doğru sırasıyla yapılacaktır. Belki çoğunu biz göremeyiz bile. Amacımız, sadece, sade bir Filyosluya bir amaç aşılamak, beyinlerde bir yol ve yolculuk haritası, bir ufuk çizgisi yaratmaktır. Baştan beri cadde/yol tutturduk gidiyoruz; tabi ki çok önemlidir; unutmayalım ki kişilerin içinde/beyninde yapacağı yolculuk bütün yollarda yapılandan çok daha önemlidir. İkinci basamak Geriş (dağların/tepelerin üst düzlük kısmı demek) Mahallesi için çok olumlu fikirlerimiz tabi ki var; ama sırası da var. Şimdilik, bir telesiyej yakışır diyelim. Hazır coşmuşum bırakın şimdi hatırlatmayı, imar planlarını da, Havzayı Fahime Kanunu' nu da, kömür madeni sınırlarını da, hiçbiri Tanrı kelamı değil, bir şekilde değişir/halledilir diyerek, güney kesimini böylece tamamlamış olalım.

 

Sıra geldi kuzeye, dalgalı denizimize. Karadeniz sahillerine baktığımızda Amasra/ Filyos/Ereğli tarihleri çok eskilere dayanmaktadır. Eski devirlerde, (yapılan tüm keşifler dahil) ulaşım neredeyse sadece deniz yoluyla sağlanmaktaydı. Bilindiği gibi tarihi çok eskilere dayanan gelişmiş pek çok kent bu sebeple kıyılarda kurulmuştur. Hiç şüphesiz Filyosumuz bu avantajlı konumuna ilaveten , Filyos çayı ve vadisinin özellikleriyle de dikkat çekerek, eski çağlardan beri yerleşim yeri olarak tercih sebebi olmuştur. Sonraki yıllarda karayolları, demiryolları, havayolları yapımı ve işletimindeki artışlar, özellikle de süratli oluşları sebebiyle kendileriyle birlikte ve buna paralel olarak, en ücra köşelere, dağ başlarına varıncaya kadar muazzam gelişmelere vesile olmuşlardır. Deniz ulaşımı zaten bitmiş olan Filyosumuz, yıllar boyunca, bu sayılanlardan (sıkça rötar yapan trenleriyle) sadece demiryolundan yararlanabildi ne yazık ki. Oysa, Saltukova’ya kadar havayolu/karayolu kamilen tamamlanmıştır; Çömlekçi/Filyos bağlantısı sağlandığında bu ulaşım kaynaklarının tamamı devreye girecektir. İşte o zaman göreceğiz ki, sadece yüzmek ve balıkçılık için (o da yılda birkaç ay, poyrazın izin verdiği sürelerde) akla gelen bu deniz, Vadi Projesiyle ırmak ağzına limanın da yapımıyla ulaşım açısından çok ama pek çoook, anlatılması mümkün olmayan boyutlarda gelişim ve kalkınma sağlayacaktır. Çünkü, eskiden öncelikle ve sadece alternatifsiz oluşuyla önem arz eden denizyolları, şimdilerdeyse ekonomik oluşu sebebiyle, eskisinden daha cazip hale gelmiş, Filyos gibi sahil kentlerini şüphesiz daha da önemli konuma getirmiştir.

 

Şöyle ki: Kıtalararası ticarette (örneğin Amerika’ya) yükte hafif pahada kıymetli altın ve benzeri ürünleri uçakla taşıtmak rasyonel olabilir; ama Çankırı ve Ankara ovasının tonlarca buğdayını, ihraç bedelinin kat be kat üzerinde taşıma ücreti ödeyerek gemi dışında uçakla taşıtamazsınız. Karadeniz’in ve diğer içerilerde kalan pek çok bölgenin ürettiği çeşitli ürünleri, önce konteynırlara, kamyonlara (bunları da gemiye) yükleyerek, bir seferde Çin’e/Amerika’ya/Rusya’ya tonlarca yükü taşıtarak, navlun maliyetini karayoluna göre bazen %10' lara kadar düşürmek, ucuz/makul seviyelerde ve çok istifadeli olabilmektedir. Buna ilaveten, aynı mekanlardan da ülkemize, daha ucuz malzeme girişleri tabi ki olacaktır. Dahası, başta Rusya/Ukrayna gibi ülkelerin turistleri Türkiye’ye Filyos limanından giriş yapabilecektir. Filyos da açılacak lojistik ofisleri, iç kesimlerde serbest bölgenin depoları/antrepoları, artı buralarda/gemilerde çalışacak personel istihdamını, (izdihamını mı demeliydim?)  hepsinden önemlisi bunların oluşturacağı ağı/ilişkileri, denize atılan bir taşla suda yayılan halkalara benzer binlerce ekonomik dalgayı, gözünüzün önüne lütfen getiriniz. Geliniz bu taşı birbirimize atacağımıza denizimize atalım, karın doyuran, cebi dolduran halkalı (şeker gibi) dalgalar yaratalım; dalga geçmeyi bırakıp, Filyosumuzu yükseltecek dalgaları seçelim, üstlerine atlayıp sıçrayalım derim.

 

Batı yönüne dönüp bakmıyoruz bile, bundan böyle. Yolu bozuk, tüneli bol Zonguldak’ımız çok istiyorsa kendi gayret ve imkânlarıyla (bizim maddi yönümüz zayıf) Filyos’a ulaşsın. Biz çok koştuk peşinde yorulduk; biraz da o bizim eteğimizde koşuştursun. Kimse kusura bakmasın, Güneş doğudan doğar diyerek, yüzümüzü güneydoğu’ya (Kıbleye) çevirmek istiyoruz. Bu arada Filyos ve civarı siyasilerine çalışmalarında güneydoğu yerine “Kıble” tabiri hediyemiz olsun; Ankara'da kullansınlar. “İlahi kudret bile kıbleye doğru gelişmemizi emrediyor.” sloganıyla çalışsınlar. Bu da bizim kıyağımız olsun. İlerideki bölümlerde tünelden çıktıktan sonra, Filyos Çayı boyunca bu konuda gerekli açıklamalar yapılacaktır. Böylece, anlaşılacağı üzere, iki tünel arası Kale’den Abacık’a (arada kalmış, belirsiz, önemsiz demek) kadar, deniz ve Geriş dahil Filyos’un yerleşim yeri ana hatlarıyla tahlil edilmiştir. Bu analiz sonucunda mümkündür ki, Filyos’un sadece turizm ağırlıklı kalkınacağı şeklinde yanıltıcı bir anlam algılanmış olabilir. Biraz sonra açıklanacağı üzere, bu hiç doğru değildir. Çünkü, Filyosumuz iki tünel arasından ibaret değildir; yorganın dışında kalan ayaklarımız, ilk etapta mahallemiz olacak Gökçeler ve Türkali vardır.

 

Filyos’un kalkınmasında öncü sektör (turizm mi/sanayi mi) hangisi olmalı? Bu ve benzeri sorular/tartışmalar bana göre tamamen yersiz ve gereksizdir; boşuna zaman kaybıdır. Zira, her iki sektör de, hatta daha pek çok alanda, akla gelebilecek her konuda Filyos’a yatırım yapılabilir. On parmağında on marifeti olan birine, “birisi neyine yetmiyor, geriye kalanları kullanma/bırak” demeye benziyor bu. Kısa sürede muazzam kalkınan pek çok yer gördüm, biliyorum. Kiminin ya denizi yoktu, ya tarihi, ya da hani neredeyse hiçbir şeyi. Bazıları dağ başlarında kurulmuş olmalarına rağmen, nasıl oluyor da böylesine kalkınmış oluyordu! Hayretler içinde hayıflanıyordum. Cevabını bir ölçüde bulduğumu sandığım bu soruyu, kendi kendime çokça sorup tartışmışımdır. Sonuçta, olsa olsa tek farkın oralıların birlik/beraberlik içinde çok çalışarak ve isabetli fikirler üretip eyleme koymuş olabilecekleri kanaatine vardım. Bizler ise gerçek manada Filyos’lu olabildik mi? Bilemiyorum. Şöyle düşünelim, şiirdeki kalemiz inşa edilirken ne Zonguldak vardı ne de Karabük; ama Filyos vardı, Amasra hep vardı. Konjoktür, yine pek çok şeyi birden değiştiriverir; hiç belli olmaz. Bu itibarla, “Filyosumuz' dan değil ilçe/vilayet, gün gelir kıta bile olur” diye feryat edesim geliyor da bazen; yerin kulağı vardır; birisi duyar da “İlçeyi/vilayeti  bırak şimdi sen bir kenara, senin gibi Filyoslular varken, ne köy olur ne kasaba” deyiverirse diye çekinmiyor değilim doğrusu.

 

Filyos’da, yok yok, Allah vergisi her tür güzellik var kızımızda. Buna rağmen, bu güzellikle bu kız neden evlenemedi, neredeyse (kız kurusu diyecekler) evde kaldı. Yine, kişilik ve görüş farklılığı,(Filyosluluk) faktörü, hep sakındık/kıskandık, çünkü bağnazdık/yobazdık. Kızımızın güzelliklerini yaban bakışlardan sakladık, perdelerin gerisinde balkona dahi çıkmasına müsaade etmedik. Hep bizim küçük kızımız kalsın, gelişmesin sadece bizim olsun istedik. Yabancıya kıl olduk, kovduk. Artık, görüyor ve biliyoruz ki, bu iletişim çağında, bu güzelliği daha da fazla saklamanın mümkünü yoktur. Esasen, Filyos'a sonradan yerleşenlerin neredeyse tamamı çok çabuk uyum sağlayarak gerçek bir Filyoslu vasfını ziyadesiyle kazanmışlardır. Dahası, farklı bilgi ve kültürlerden Filyoslular yararlanmış, karşılıklı etkileşmeyle (melezleşmeyle) birbirlerine benzeyerek, son yıllarda daha farklı/gelişmiş Filyoslu prototipi ortaya çıkmıştır. Yine de, bu noktada, kabuk değiştirirken Filyos' da gelişimin ve değişimin yaratacağı, (hemen akla geliveren) şüphesiz pek çok tehlike vardır; ilerdeki satırlarda yeri gelince temas ederiz.

 

Filyos’un daha da güzelleşip serpilerek gelişmesini/büyümesini/yayılmasını batı/ Zonguldak yönünden ziyade, ağırlıklı olarak güneydoğu’ya doğru yoğunlaşarak, düşünmek gerektiğine inandığımı ifade etmiştim. Kalenin doğu yakasındaki köyümüz Irmazın’dan (açılımı ve önceki adı ırmakağzı demektir.) Filyos çayı boyunca Çaycuma’ya doğru, önce Saltukova’da bir kol ayrılarak Bartın/Amasra hatta Kurcaşile’ye, Çaycuma' dan hemen sonra Devrek/ Gökçebey arasında ırmağın birleşip/ çatallaştığı yerden hem Gökçebey/Yenice hem de Devrek/Mengen istikametinde (Ank.İst. anayoluna ulaşıncaya dek) git gidebildiğin kadar; durmaksızın korkma koş Filyos’um, Yeniçağa ulaştığında nefesin açılacak göreceksin. Kızımızın güzelliği iki tünel arasında bitmiyor; (iki tünel arası zaten korunmakta) her açıdan mükemmel. Saçının telinden ayak tırnağına kadar eksiksiz, duruşunda/tavrında bir (içim su) başkalık var, özene/bezene yaratmış yaratan. Nitekim, say saya bildiğin kadar; turizm/tarih dedik, ulaşım/lojistik dedik, kültür/sanat merkezi dedik, organik tarım/ziraat dedik, deniz/balık/rakı dedik, şimdi sıra ticaret/sanayi demeye geldi.

 

Bir zamanlar Padişah Abdülhamit’in dahi dikkatini çeken, ciddi manada yatırım düşünülen bu ırmağın ağzına yapılacak limandan, (Gökçeleri de Filyos'a dahil ederek, Irmazınla beraber en çok gelişecek mahallelerimizden)  başlayarak içerilere doğru Saltukova/Çaycuma arası kıyı boyunca çevre kirliliğini önleyici tedbirlerle, kontrolü kolay ve mümkün olan, planlı/seçilmiş/hafif fabrikasyon sanayi önünde/sonunda mutlaka kurulacaktır. Hatta, hiç sanayi olmasın, serbest bölge bile yeterlidir; yeter ki, asla ve katta termik santrale ve benzeri sanayiye hiç iltifat edilmesin. Kurcaşile'den/ Yenice'den/Yeniçağ' dan her biri farklı mekanlardaki bu üç noktadan Filyosumuz' a gelinceye kadar  (Mengen/Devrek/Çaycuma/ Gökçebey/ Saltukova/Bartın/ Amasra, hatta Safranbolu/Karabük dahil daha pek çok yerle alış/veriş, gidiş/geliş, ziyaret/ ticaret ilişkiler artırılarak, Filyos’u buraların tamamından müteşekkil tek bir merkez/mekan olarak düşünelim bir an. Diğer bir deyişle tamamen tersi de fark etmez; buraların tamamı Bartın merkezine bağlı bir bütün, Filyos da bu bütünün önemli bir parçası (banliyösü) diyelim. Zaten buraların kültürü/şivesi, tavrı/tarzı (çok eskilere dayanmakta) daha bir kaynaşmıştır; buralardaki şam/şamız tabirleri bile, Zonguldak’a doğru Muslu’dan sonra ha uşak/uşağum şekline/şivesine dönüşmeye başlar. Ama hiçbir ayrımcılık yapmadan, “ben kendimi Filyos'lu hissediyorum” diyen herkesin başımızın üstünde yeri vardır. Bu da bilinsin isteriz.

 

Saltukova/Filyos yolunun fonksiyonu, sadece bu iki kasabayı birleştirmekten ibaret olsaydı, hiçbir ehemmiyeti/önemi olmazdı. Uzunluğunun kat be kat fevkinde faydalar devşirecek bu yol, pek çok kasabanın birbiriyle irtibatını sağlamanın yanında, bölgenin dünyaya bağlantısı anlamını taşımaktadır. Bunu görmek gerek. Saltukova/Filyos arası, hava/deniz/kara/demiryolu, liman da olunca yok/yok, diğer ilçelerle birlikte dünyaya açıldık demektir. Sayılanların hepsi birlikte bir bütündür, en küçük eksikliği kabul etmez. Bunlar A' dan Z' ye birbirine bağlı entegre konulardır. Yine de liman öncesinde bile, bu yolun süratle/öncelikle yapılmasında, başta turizm olmak üzere saymakla bitmeyecek kadar çok faydalar vardır; ancak, anlaşılan odur ki, vadi projesinin de limanın da gecikmeden süratle devreye girmesi gerekmektedir. İşte, hali/ahvali bize böyle göründü; bakınca Dört Yönden Filyos'a.

 

C – Dört Dörtlük Filyos :

 

Filyos her yönden kalkınmaya müsaittir; dört/dörtlük olmaya çok yakındır. Başlıkta belirtildiği üzere, güzelliğiyle gelinlik çağında kız gibidir. Ne var ki, her genç kızın başına gelen onun da başına gelecektir; çaresiz. Yeter ki, nikahsız/gayri meşru olmasın; her şey usulüyle/adabıyla, düğünle/dernekle ahlâka uygun olsun, öyle değil mi? Ahbap/çavuş ilişkileriyle, al/verlerle, dar alanda kısa paslaşmalarla, imara açık olmayan alanların betonlaşmasını, ruhsatsız yapılaşmayı hiçbirimiz istemeyiz. Bu uygulamaların nikahsız evlilikten hiçbir farkı yoktur. Ha ruhsatsız bina, ha nikahsız zina, ne fark eder ki? İş, ruhsatın varlığı/yokluğuyla da bitmiyor tabi. Değil ise, her şeyi kitabına uydurmak, imar çizgilerini azcık içeri/dışarı milimetrik kaydırmalarla milimilyarcık dolarlık kazançlar sağlamak, kanunsuzu kanuni yapıvermek v.b. gibi hususlarda, pek marifetli/işbilir etkili ve de yetkililerimizin, vukuatları/maharetleri saymakla bitmez. Bilenler bilir, İzmir’in kalesi  (surları/ kemerleri boğulmuş, görünmez olmuş) her yönden tepeden eteğine kadar, tamamen üst/üste yığılı kibrit kutularına benzer gecekondularla dimdik ayaktadır; maşallah. Türkiye'nin 3. büyük şehrinde bu oluyorsa Filyos'da ne olmaz? Filyos kalesinin imara açıldığını, bir sabah uyandığınızda renk cümbüşü içinde gecekondularla dolu olduğunu, bir an için düşününüz. İşte, size imarlı/ruhsatlı, görünüşte yasal cıvıl cıvıl bir mahalle. “Nasıl eyi mi böle !!!” Hayır, hiç iyi değil, çünkü, imar/ruhsat yetmez yine de kanunilik yoktur, vuku bulan hadise, sadece imam nikahlı bir evlilikten ibarettir.

 

Taa baştan, Filyos yolunun hiç vakit kaybedilmeden yapılmasını o kadar çok istememe rağmen, “illa yapılsın” diyemem; “hayırlıysa olsun” diyebilirim sadece. Çünkü, rantçılar, rontçular, motorcular, eksozcular, tecavüzcüler, mafyalar, Allah/Allah nidalarıyla, üstelik yapılan sanki hayırlı bir işmiş gibi, besmele çekerek hücuma geçecekler, aklıma geldikçe çekincelerim/sancılarım artıyor, sıkıntı basıyor her yanımı; Filyoslular, Filyos adlı kızlarını kollayamayacak endişesini ciddi manada taşıyorum. Çünkü, sermaye (tüm dünyada, özellikle büyürken/temerküz ederken) kaynağı itibariyle hele ki ranta alıştıysa, aç gözlüdür, arsızdır, saldırgandır, doymak bilmez, görgüsüzdür, ben yaptım olducudur. Uzun vadeli sıkıntılı işleri, hele/hele riskleri hiç sevmez. Eğer, kazanç sağlayacağını bilsin ne yapar eder asfalt başına (dört yol ağzına) altından trenlerin geçeceği mesafeyi bırakıp iskeleyi kurar, beş yıldızlı oteli kondurur;  “trafik altından geçip çevresinden dolanıversin ne zararı varmış” der; çıkar işin içinden. Ticari mantık budur. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, yerseniz.

 

Ekonomi dersi verecek değiliz; bizi aşar. Ancak, bilindiği gibi yatırımların temel kaynağı, olmazsa/olmazı, sermaye/tabiat/emek üçlüsüdür. Emek malum, tabiat da arz/toprak olup ikisinin de temininde bugün için fazlaca güçlük yoktur. Aramadığın kadar bol ve mebzul. Hani neredeyse havadaki oksijen kadar bol ve bedava olduğunda, ekonomik bir değer olma niteliği bile kalmayacak. Sermaye ise, riske girme ve teşebbüs kabiliyeti demektir ki, bugün tüm dünyada kıtlığı çekilmektedir. İşte, az önceki beyanlarımla tamamen çelişmeyi göze alıyorum; ve nazlı olan, kılı kırk yaran, entegrasyonunu tamamlamış, ürkek bir dağ tavşanı gibi davranan gerçek müteşebbislerle iş yapmayı ve onların her türlü (kaprislerini göze alarak) haklarını korumayı/kollamayı samimiyetle öneriyorum. Ne dersek diyelim, Filyos'un kalkınmasında baş rolü yine de onlar oynayacaktır; sistem budur. Mülkiyet hakkının kutsallığına rağmen, fabrikanın tasarruf hakkının kısıtlanmasını, sahiplerinin turizm ve benzeri kısıtlı konularda iş yapmalarını önerirken, hiç şüphesiz kayıplarının hiç olmaması kazançlarının artması yönünde düşünüp fikir geliştirmemiz gerektiğine de yürekten inanıyorum. Artık onlar pek çoğumuzdan daha çok Filyoslu sayılırlar, Filyos'a hepimizden çok yarar sağlayabilirler. Yeter ki, samimi olarak inansınlar, istesinler.

Öyle anlaşılıyor ki, bu sayılanların bir bölümü belki yıllar sonra bile yapılıp bitirilemez; bu durumda önceliğimiz ne olmalıdır ? Hiç tartışmasız, Saltukova/Filyos yolunun mutlak yapımı derim yine de. Ömrüm boyunca yaşadığım/ikamet ettiğim iki mekanım oldu; ölünceye kadar da böyle kalacağını düşündüğüm, gençliğim/Filyos, olgunluğum/İzmir. Ne yazık ki, her ikisi de (kıyaslanarak bakıldığında) devlet yatırımları bakımından yetim kaldı. İzmir’i bir açıdan anlayabilirim; Filyos’a ise bir türlü aklım ermiyor. Konjonktürün uygun olduğu bu dönemde (başkanların siyasi kimliklerine bakmak yeterli) göklere uçması, (take off)  havalanması gerekirdi gibi geliyor bana. Yolun yapılmasıyla Yeniçağ'a kadar ki tüm belediyeler/kasabalar, her şey bir yana denize ulaşacaklar, ilişkiler artacak biz onlara denizin/rüzgârını üfleriz, onlar bize dağın/karını kartopu yapar/atar; böylece ilişkiler iyice artar. Ulaşım hızlanıp kolaylaştığında, uzaklar yakın olunca kız alıp/verme, işe girip çıkma daha da fazlalaşır. İlişki denilen şey çığ gibi büyüyen, dünyaları turlayıp aşan, hayallerimizin çoook ötesinde, tüm sınırları yakıp/yıkan, bir kenara atan, hiç umulmadık yerde kapıları ardına kadar açan enteresan bir olgudur. Bakınız şair Edip Cansever ne diyor bir başka ilişki konusunda:

 

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte

Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel

O başkası yok mu bir yanındakine veriyor

Derken karanfil elden ele.

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle

 

Şair, büyüyüp/gelişen bir aşk/sevda ilişkisine temas ediyor, ekonomik ilişkiler de, gelişme de aynen böyle çoğalıp/büyümektedir işte. Aşk ve sevgiyle, bir şeyler kazanmanın sevinciyle, evine, eşine, çoluk/çocuğuna, hasılı mutlu yuvasına, ezilmeden/büzülmeden, onurla/gururla başı dik, dolu dolu dönmenin heyecan ve mutluluğuyla...  İnsanları sünepeleştirmeden, en sıradan insanımızın, asgariden hak ettiği, bir nefeslik mutluluk bu değil midir, Allah aşkına?

 

Her açıdan pek çok özelliğimiz ve güzelliğimiz var. Deniz, güneş, müzelik mekanlarımız, tarihi kalemiz var; ama bunlara zarar vermemek için yol falan yapmayalım. Bu güzellikleri kimsecikler görmese de olur dersek, hiçbiri para etmez. Arkeolojik kazılarla hepsini yeryüzüne çıkartsak bile, gelen/giden, bakan/gören yoksa neye yarar? Ha toprak üstünde, ha toprak altında görünmedikçe/göstermedikçe fark etmez. Bu ne yaman çelişkidir; güzel kızımız görücüye hiç çıkmayacaksa evde kaldı demektir. Her nasılsa tarihi değerlerimize zarar vermeden halen oradan geçen, yıllardır kullanılan bir yolumuz vardır malum. Bu durumda, Çaytaş’a kadar yol gelsin, gerisi kolay, oradan çarşıya gidecekleri bir şekilde Filyoslular sırtında taşır diye, içimden geçirdiğim oluyor bazen. Google Earth den amatörce bazen baktığımızda bile, Çömlekçi’den, Temenler' den  Geriş’in altlarından (yükseltisi fazla olmayan) geçerek  Cumayan sırtlarına ulaşıp Filyos’a girecek, kısa/basit bir tünelle fazla da maliyeti olmayacak, yol yapımına uygun bir saha var gibi görünüyor sanki. Bunlar teknik konulardır pek anlamam şahsen. Filyos’a öncelikle ve mutlaka yol yapılması taraftarı olduğum için, coşmuş olabilirim. Yine de, detaylı bilmediğim bir konuda, fazla da bir şey söylemek, ukalâlık etmek istemezdim, ama dilin kemiği yok, dert insanı söyletiyor. Bu kadar söz ettikten sonra, sadece, Filyos'dan Yeniçağ'a kadar ki Bld.iye başkanlarına seslenmek bizi kesmez, Ankara’daki etkili ve yetkililer de dahil, (Filyos yolu için görünse de, esasen tüm sorunlarımız için) halkın sesiyle hepsine seslenerek son vermek istiyorum. “Ya bir yol bulursunuz, ya bir yol yaparsınız, ya da yoldan çekilirsiniz.”

Şimdilik “buraya kadarmış” diyelim.  Madem ki, yazıya bana ait bir Filyos şiiriyle başladık, yine bana ait başka bir Filyos şiiriyle, (dört dörtlük Filyos için) Dört Yönden Filyos şiiriyle  yazıya son verelim. Bir başka yazıda buluşmak üzere hoşça kalınız.

 

Dört Yönden Filyos

 

Gerişe çıkıyorum, yorgunum dik yamaçta

Masmavi gökle deniz gözlerin derya/deniz

Dalıyorum bir denize, bir de gözlerine.

                        Bursa’da fabrikadayım, Sümerbank/Merinos

                        Üç vardiya seni dokur, renk/renk canım Filyos

 

Sabahtan Yarımca’da, ya da akşam Kale'de,

Güneşten deniz gözlerin yanar gözlerimde

Dalıyorum bir güneşe, bir de gülüşüne.

                        İstanbul’da geziyorum, Dragos’la, Kilyos

                        Aradığım  dalgayı, bulamadım can Filyos

 

Yüzüyorum yemyeşil bir deniz karşı dağlar

En kuytu derinlerinden, yosun yeşilinden

Dalıyorum bir gök maviye, bir de maziye.

                        İzmir'e yolculuk dün gibi, nemli bir Lodos

                        Rüyama giren sensin gitme kal biraz Filyos

 

 

IV - BİZE FİLYOSLU DERLER

 

A - Somut/Soyut Açıdan :

 

Böyle bir başlıkta yazıya başlamanın bir anlamı olmalı. Değil mi? Kimdir/nedir bu Filyoslular? Varlığı gerçek midir? Yeri/yurdu, mekanı, adresi belli midir? Görüşmek/tanışmak isteyen, hangi kapıyı çalsın da bulsun? Söz gelimi laf arasında, (bana atfen) Filyoslu Saffet denilse, gözünüzde iyi/kötü bir görüntü oluşacağı için, sıralanan bu suallerin (haa buymuş şeklinde) müspet bir cevabı olurdu. Çünkü, somut olarak şahsımla ilgili sizlerde bir imaj yaratılmıştır. Oysa, sadece “Filyoslu” söyleminde, ilk anda tasarlanan, göz önüne gelen somut hiçbir varlık yoktur. Hâl böyleyken, ne hikmetse, çoğu zaman övünerek ve kasılarak “bize falanca derler” davulu çevremizde sıkça çalınıp/durmaktadır. Bazıları ısrarla özelliklerini de vurgulayarak şarkılara girmiştir. Buradan “bize de derler çakıcı” diyen bir grubun konakları yaktığı, “Harputluların da” naz çekmediği anlaşılmaktadır.  Üstelik, hepimiz soyut olan bu kümeleri, farklı biçimlerde olsa da, yine de bir şekle sokarak varlığını algılamakta, beynimizde bir rafa yerleştirmekteyiz.

Tam da bu noktada, somut/soyut ayrımını tartışmamız gerekir ki, bu pek kolay bir iş değildir. Nitekim, az önce Saffet denildiğinde beni sizlere hatırlattığı için, somut olarak niteleyip/değerlendirilen bu iki hece, altı harf (eli yok şahsıma dokunamaz, dili yok benimle konuşamaz) bile, bir bakıma somut bir kişilik içermez. Dolayısıyla bir anlamda, dünyadaki dillerin tamamı (abc gibi alfabeden) simgelerden ibaret, soyut bir oluşumdur. Daha da öteye geçerek felsefi açıdan baktığımızda, madem ki ölümlüyüz ve bu dünya yalandır, öyleyse her şey soyuttur, somut diye bir şey yoktur. Tabi, yazımızda, derecesine göre, birine göre diğerinin daha belirgin ve somut olduğuna hükmedeceğiz. Örneğin, renk kelimesine göre kırmızının, meyveye göre elmanın daha somut olduğunu söyleyebiliriz.

Bilindiği gibi, hayatta en zahmetli/zor ve bela iş, gerçek manada (bütünü parçalara ayırarak) soyut olgularla düşünmek, analizle, tümevarımla fikir üretmektir. Ne var ki, ulusumuzun böylesine soyut düşünmeyi hiç beceremediği, biraz da bu sebeple gelişme sağlanamadığı, pek çok düşünür tarafından zaman zaman ifade edilmektedir. Düşünmeyi bilmek, ahhhh ne kadar hazindir ki, üniversitelerimizin bile, mezunlarının çoğuna öğretip kazandıramadığı bir yetidir. Çünkü, basit ve zevkli olana kolayca alışan insanoğlu, nedense diğerinden (komplike ve zor olandan) uzak kalmak istiyor, tatlı canımız çabuk sıkılıveriyor. Kendi yerine başkasının düşünerek yarattığı hoş bir fikri satmak, hazır lokma bir sloganı papağan gibi kullanmak varken, düşünmekte ısrar etmek, çabuk yorulan biz tembeller için anlamsız bir külfetten, yok yere yükün altına girmekten ibaret kalıyor. Düşünmek, soyut olan (kelimelerle) anadille beynimizde oluşan bir olgudur. Öyleyse, düşünmenin ilk şartı, öncelikle dilimizi, güzel Türkçemizi soyut kavramları (adeta somutlaştırarak) çok iyi öğrenmek ve kullanmak demektir.

Filyoslu falanca denildiğinde beyinde somut bir varlık oluşmaktadır; somutun tanım ve anlatımı da tabi ki kolaydır. “Filyoslular” ise soyut bir kavram olsa da, olgular oluşturup algılar yarattığı için ontolojik açıdan yine de bir varlık sayılmaktadır. Hatta bazı soyut kelimeler daha belirgin ve somuta yakındır. Nitekim, mesafeler uzadığında (Filyoslu/Erzurumlu gibi) yöresel farklılıklar artarak bariz/somut çağrışımlarla görüntüler daha net oluşmaktadır; yakın sınırlar arasında ise, az da olsa bazı farklar hemen ilk bakışta yine de göze çarpmaktadır. Örneğin, öteden beri bize denize bakan Filyoslular diye takılanlara, biz de Çayımıza bakan Çaycumalılar der, öyle ya da böyle, bir farkımızı belirleyerek vurgulamak isteriz.  Ancak, soyut kavramların tanımı/ anlatımı, irdelenmesi ve incelenmesi çok daha zordur. İşte, yazının (alın yazısı) hem var/hem yok konusu, böyle bir başlıkta seçilmiştir. Kapsamı ve sınırlarını tayin etmek, içini doldurmak güçtür. Üstelik, bu kapsam içine dahil ettikleriniz, sizin tanımladığınız Filyoslu bünyesinde kendilerini görmez, yer almadıklarını ileri sürerek, itiraz edebilirler. Hatta bu satırları yazana sinirlenerek küsenler olabilir. Belli mi olur ? Dahası, bu tarz yazıların yararlı olması için, kümenin hata ve noksanlarına odaklı, öz eleştiri ağırlıklı değerlendirmeler içermesi gereğine inandığımı da, sırası gelmişken peşinen vurgulamak isterim. Baştan beri bu kadar dili boşuna dökmedik (herıld) yani. Onun içindir ki, şimdiden, darılan darı yesin diyorum.

Sözü edilen kişiler tikel olarak bana yabancı değil, benim yakınımda, yakın bildiğim Filyoslular, itirazı olanlar da kendi tanıdıkları/algıladıkları Filyosluları anlatırlar. Bizler de zevkle okuruz ve kendimizi asla anlatılanların dışında görmeyiz. Neticede, insanların doğuştan soyut ihtiyaçlarını tatmin vasıtalarından biri de aidiyet duygusudur. Hiç tanımadığım öyle birisi vardır ki, hiçbir özelliğimiz örtüşmüyor olabilir; şayet, tek müşterek noktamız Filyoslu olmak ise, ne o, ne de ben bu vasfımızı asla inkâr edemeyiz. Ölünceye kadar, hatta sonrasında bile, bu özelliği, güzelliği taşımak, böyle tanınmak ve anılmak mukadderatımızdır. Değilmi ki, aynı hava/su ve topraktanız, mazi/özlem/hüzün/neşe v.b gibi benzeri pek çok duyguyu, birlikte aynen taşıdığımız/yaşadığımız muhakkaktır. İşte, Edip Cansever'in sevdiğim uzunca bir şiirinde bu husus çok güzel ifade edilmiştir. Aşağıda ve sonraki sayfalarda şiirden bazı alıntılar sunarak bu olguyu hisset(tir)mek istedim. Madem ki, benim de dahil olduğum böyle bir kavram var, konu belli/belirsiz olsa da, bunu en iyi ben tahlil edebilirim, mütevazi de olsa kendi kelimelerimle en iyi ben anlatabilirim diyebilmeli her Filyoslu. Zaten, ben de güç olanın kişiye güç vereceği inancı ve cesaretiyle bu yazıya başladım.

 

Boynu bükük duruyorsam eğer - İçimden öyle geldiği için değil -

Ama hiç değil - Ah güzel Ahmet abim benim   - İnsan yaşadığı yere benzer  -

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer -  Suyunda yüzen balığa  -

Toprağını iten çiçeğe -  Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine  -

Konyanın beyaz  - Antebin kırmızı düzlüğüne benzer  -

Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir   - Denize benzer ki dalgalıdır bakışları  -

Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına  -  Öylesine benzer ki  - Ve avlularına -

Ve sözlerine  - Ve bir gün birinin adres sormasına benzer -

Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne -

Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına -

Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına  -

Minibüslerine, gecekondularına  - Hasretine, yalanına benzer -

Anısı işsizliktir  - Acısı bilincidir -

Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan -

Gülemiyorsun ya, gülmek - Bir halk gülüyorsa gülmektir-

 

B - Sosyolojik Açıdan :

 

Filyoslular gibi geniş bir kavramın içinde yaşlısı/genci, çoluğu/cocuğu, kızı/erkeği ve diğerleri vardır. Önceki yazılarımın konusuyla paralel olarak, pasif konumdakiler (yaşlılar emekli hayatı yaşarken ve çocuklar da eğitim/öğrenimle meşgulken) dışında gençlerle ve olgunluk çağındakilerle konuyu sınırlandırdım. Zaten, sosyoloji bir grubun belli bir kesimini inceler. Daha doğrusu belli bir parçayı gözlemler ve fotoğrafını çekip banyo yapar, tabeder; resmi elinize tutuşturur. Gerisine karışmaz, rütuş yapmaz, güzel/çirkin yorum yapmaz. Psikolojiden farkı, biri kişiye yönelik bakış sergilerken, diğeri kişilerin oluşturduğu topluma, bir gruba yönelik gözlemler yapmaktadır. Görüleceği gibi, bu gözlem sonucunda, bu kişiler ne yer/içer, kendilerine maddi olarak nasıl bir gelecek çizer sorusuna cevap/çözüm aramak gibi bir çaba/amaç sosyolojik açıdan söz konusu değildir. Tabi, bizim açımızdan, bir Filyoslu olarak, konuyu irdelemek, yararlı olabilecek yol veya yöntemler varsa araştırmak/saptamak ve sonuçları belirlemek gereği mutlak olduğu için, görmezden gelip bu sorulara sırtımızı dönemezdik. İşte bu nedenledir ki, bu kesimin fotoğrafını çekerek, tarafımızdan bazı ekonomik değerlendirmelerle birlikte, filmin banyosu yapılacaktır. Böylece, bu grup sosyoekonomik açıdan incelenerek değerlendirilmiş olacaktır. Tabi ki, benim durduğum/baktığım açıdan çıkacak manzaraya, yine benim ekonomik bilgilerimle yorum getirilmiş olacaktır ki, aynı şeyi benden başka kim yaparsa yapsın, mutlaka hepsi de birbirinden farklı olacaktır. Her birinin diğerini beğenmeme ihtimali yüksektir. Neylersin, bu tarz yazıların kaderi budur. Bu sebeple, arzum odur ki, Filyosumuzun yetiştirdiği kültürlü/bilgili (özellikle teknik eleman konumundaki) hemşerilerimiz ürkmeden/çekinmeden bu sonuca baştan rıza gösterip böyle yazılar yazdığında, akla hayale gelmeyecek müspet fikirler gün yüzüne çıkacaktır. Bundan adım gibi eminim.

Karadeniz' in kıyısında, Ankara'ya/İstanbul'a yakın bir yerleşimin avantajıyla, aktüaliteyi takip eden, keza belli bir eğitim seviyesiyle, bilgili/kültürlü, entelektüel, nerede nasıl davranacağını bilen, bulunduğu her ortama (asortik/avam) çok çabuk uyum sağlayan bir topluluktur; Filyoslu hemşolarım.. Dahası, kızları güzel ve sadık, erkekleri mert ve yakışıklıdır. Aile bağları çok kuvvetlidir, boşanmalar yok denecek kadar azdır. Yaşanan pek çok olumsuzluğa rağmen mutludurlar; üç/beş intihar olayı belki yaşanmış olabilir; keza, hırsızlık, gasp ve cinayet olayları şükürler olsun ki Türkiye geneline kıyasla, yok denecek kadar düşük seviyededir. Özetle, dışarıdan bakıldığında, sakin/huzurlu, işinde gücünde, kendi hallerinde görünmektedirler. Esasen, genç Filyosluların pek çok müspet özelliklerinden uzunca söz etmek mümkünse de, gereği ve yararı yoktur. Daha önce ifade ettiğim gibi, esas olan eleştiridir. Hata ve noksanları tartışarak imkânlar nispetinde gidermek üzere fikir üretmek ve öneriler getirmek öncelikli hedefimizdir. Böylece, bu faslı daha fazla uzatmadan, kendilerini mükemmel gören ve hiçbir tenkite tahammül edemem diyen, bıçkın gençlerimizi kendilerine has bu güzel ve özel özellikleriyle, bu kategoriye yerleştirerek, bu paragrafla birlikte kendi arzuları doğrultusunda istisnalara alarak burada bırakalım. Bundan sonraki yazacaklarımız onlarla ilgili olmayıversin. Ne diyelim...

Gençlerimiz sosyal ve cana yakındır, sıcak kanlıdırlar, çok çabuk samimiyet kurarlar ve arkadaşlık bağları, keza Filyosluluk aidiyetleri çok kuvvetlidir. Hatta “Filyostan çıktıklarında sudan çıkmış balığa döndükleri” sıkça ifade edilir. Cıvıl/cıvıl, sıcak kanlı görüntülerinin ardında, temkinli ve içe kapanık bir haleti ruhiye adeta mahcubiyet, sanki çok derinlerde bir yerlerde gizlenmiş gibidir. Nasıl ki, nesnelerin pek çok yararı yanında, az da olsa bazı zararları olabileceğini dikkate aldığımızda, kuvvetli arkadaşlıklar da samimiyetin derecesine eşit nispette, karşılıklı beklentileri çok yükselttiği için, alınganlıklara, şiddetli kırgınlıklara sebebiyet vermektedir. Özellikle aileler arasında, zevklerin ve kederlerin hakça paylaşımında, eşit nispet ilkesi çalışmamaktadır. Nitekim, Filyoslular arasında kan bağına ilaveten, adeta laubaliliğe dönüşen sıkı/fıkı samimiyetlere rağmen, dargınlıkların da çokça yaşandığını biliyoruz. Tabi, bunda her gün aynı yüzleri görmenin, aynı tondaki iddiaları saatlerce dinlemenin, hararetle konuşulanların  nazariyede kalıp bir türlü eyleme dönüştürememenin, keza geyik muhabbetine birazcık ara verdirecek bir iş/uğraş, bir hobi dahi olmamasının, yarattığı bıkkınlığın da mutlaka rolü vardır.

Bakınız yazar İsmet Özel ne diyor “Sizde herkeste bulunmayan bir şey olmalıdır. Toplumda herkesten ayrı bir yeriniz olduğunu hissetmezseniz mevcudiyetinizi de hissedemeyeceğiniz duygusu toplum tarafından size aşılanmıştır. Bir statünüz olacak . Bu statüyü size ya para, yahut bilgi veya herhangi bir sebeple elde ettiğiniz şöhretiniz sağlayacaktır. Bu yüzden herkes daha zengin, daha bilgili, daha meşhur olmaya çabalar. Çünkü herkes gibi olmak herkes tarafından yok sayılmak demektir. Bu yüzden insanlar hiç kimse tarafından fark edilmeksizin yaşamaktansa, herkes tarafından kötü gözle bakılan biri olmayı tercih edebilirler. Yani statünün müspet olması şart değildir. Çoğu insan belli ideolojileri bu düşüncelerde bulduğu üstün vasıflardan ötürü değil, söz konusu ideolojilerin kendilerine bir marka temin ettiğine inandıkları için el üstünde tutarlar. Bazı insanların elinden ideolojisini alırsanız onun kimliğini, kişiliğini de almış olursunuz. Artık o da herkes gibi olur. Herkes gibi olmak ise hiçin içinde erimek, yok olmak ve mahvolmaktır.”

Filyoslunun takdir hisleri fazla gelişmemiştir; aksi görüntü verseler de, kolay/kolay adam beğenmezler. İçlerinden yetişen ve belli konuda başarılı görünen birisi varsa bile, anında bir kaç eksiği/hatası hemen bulunur. Yoksa da yaratılır; hiçbir şey akla gelmiyorsa cemaziyülevveline gidilerek, “o kim la, falancanın şa değil mi bu?” diyerek konu vuzuha kavuşturulur. Tabi ki, tebrik ve takdir eden samimiyetleri son derece belirgin müstesna bir grup mutlaka vardır. Lâkin diğer bir bölüm de, mütekabiliyet esasına göre hareketle, suni/ödünç bir hoşluk sunarak, kendilerinin de en basit özelliklerinin alkışlanması koşuluyla, kerhen “marifet takdire tabidir” kuralına uymuş görünebilir. Çünkü, gönül alma kabilinden/laf olsun diye söylenmiş her övgüye kendileri hemencecik inandığı için, karşı tarafında kanacağı sanılır, varsayılır. Yani “ver gazı, uçur lazı” ya da “ ver gazı, kaçır kızı” halleri... Kişilerin iyi yönlerine bakarak, görerek, ısrarlı ve samimi takdirle bu yolda gelişmelerini teşvik etmek yerine, hep hata ve eksiklerin tespiti için çaba sarf edilmektedir.  Daha da kötüsü, doğru kişi dururken yanlış kişi, (belki de taktik icabı) bilhassa takdirle övülerek sanki topluma örnek gösterilmektedir.  Diğer bir deyişle, bizden biri öksürse “alkış”, karşı taraftan ise, (ilim/irfan sahibi) mürşit bile olsa “tu kaka” gösterilerek, grup halinde hareketle sistematik bazı uygulamalar, grubun birlikteliğini sağlasa da, seviyesini tamamen düşürmektedir.

Hayal aleminde yaşamak, olmayacak işlerin peşinde koşmak, telaşla bir faaliyet içinde bal yapmayan arı gibi dolanmak, (tane dökmeyen/hasadı olmayan) gol getirmeyen neticesiz akınlar sonucu, atalet içinde harcanan/heba olan bir ömürdür geride kalan. Kahvelerde gün boyu son derece iddialı ver papazı al kızı kâğıt oyunları. Aynı iddia ve otoriter tavırla, incir çekirdeğini doldurmayan (özellikle politika/futbol benzeri) konularda, leyleğin ömrü lak lakla geçer misali, bitmez tükenmez (yalandan/ dolandan/sosu bol palavradan) geyikler sonucunda, insanımıza yapışan ve bulaşan, sari/kesif/kronik tembellik hastalığı hızla yaygınlaşmaktadır. Henüz, bireysel/kendi kurtuluşunu sağlayamayan toy gençlerimiz, Filyos'u/Çevreyi/Türkiye' yi/Dünyayı kurtarma yönünde (bu konulara tabi ki ilgi duysunlar, ama öncelik ve ağırlık meslek edinmek olmalıdır) makro konulara yönelerek, taptaze şarj edilmemiş (tabula rasa) dimağlarını vaktinden önce, zamansız, ihtiyaç duymadıkları bahislerle, basmakalıp sözlerle, kulaktan duyma sloganlarla doldurarak, geleceğin pratiğini kavrayamadan, kişiliği kamilen oluşmadan, kurda/kuşa yem olup kayıplara karışmaktadırlar. Bakınız yukarıdaki aynı yazar bu konuda ne diyor “Son on yıldır, genç insanların çeşitli ideolojik kampların doğrultusunda Türk toplum hayatının sahnesini doldurduklarını gördük. Bütün bu patırtıya mukabil ne sanat alanında dikkate değer bir verimin, ne düşünce alanında önem verilmeye değer bir eğilimin belirdiğine tanıklık ettiğimiz söylenemez. Daha da kötüsü, genç insanlar çok köhne teorilerin fanatik kuyrukçuları oldular. Orta yaş kuşağı hiç çaba göstermeden “tecrübeli” olduğu yetmiyormuş gibi, kendilerinden sonra gelenlerin sanata ve düşünceye uzak durma hususunda gösterdikleri inat sebebiyle de “bilgili” oldu. Bugün yirmi yaşında olan bir genç kollarını sıvayıp çok emek ve sabır isteyen işlere başlamazsa boşu boşuna yaşlanacaktır.”

Üniversiteyi hatta Liseyi bitiren bir genç, bütün kapıların ardına kadar anında kendisine açılacağını düşünmekte, iş aleminin uzun süredir kendisini beklediğini sanmaktadır. Hatta, pek çok konuda üstat pozlarında ahkâm kesmekte, medyadan (gazeteden/internetden) edindiği sloganlarla, (malumatla/bilgi arasındaki farkı bile henüz öğrenemeden) konunun uzmanıyla tartışmaya girmek cüret ve arzusuyla yanıp/ tutuşmakta, tereciye tere satmaya kalkışmakta, böylece o konuda uzmanından daha bilgili olduğu yönünde kendini aldatması bir yana, toplumu da kandıracağını sanmaktadır. Özellikle, sonbahar/kış mevsiminde gündüz kahvelerde, akşam meyhanelerde her konuda (çoğu tutarsız/çelişkilerle dolu) hararetli sohbetler, keyifli/hoş olsa da, maddi fayda sağlayacak önemli konuların alternatif maliyeti düşünüldüğünde, vakit geçirmekten başka hiçbir işe yaramamaktadır. Üstelik, eve gidince eşiyle, çocuklarıyla, bekarsa ana/babasıyla kavga/kıyamet kopmakta. Öteden beri birbirine destek olan veya olması gereken insanlar, ekonomik bunalım sonucunda birbirine düşmekte, yılların acısını, o anın sancısını yakınlarından/sevdiklerinden çıkartmaktadırlar.

En çok da, kadınlarımız ve kızlarımız, karda/kışta, bahçelerde, evlerde, işinde/ gücünde, çarşıda/pazarda geçim derdinde koşuşturarak, kendisine yansıtılan ekonomik ve sosyal sıkıntıları aşmak üzere yoktan var edip, kendisi azla yetinip yetirmeye çalışırken, heba olup gitmektedirler. Esasen bu yazıda kadınlarımızdan daha çok söz etmem gerektiğini biliyorum. Ancak, mazide kalan o güzel günlerde, onları düğünler/ bayramlar, cenazeler dışında fazlaca göremediğimiz ya da görmezden geldiğimiz için, ihmal ettiğimizi, yeterince tanıyamadığımızı itiraf ediyorum. Bugün, geriye dönüp baktığımda, geçim savaşında, göğüs/göğüse çarpışmalarda, en ön saflarda onların vuruştuklarını, ne kadar çok yorulduklarını geçte olsa hissediyorum. Tanrıdan diliyorum ve biliyorum ki, huzur ve barış içinde, kavgadan/gürültüden uzak, ebedi mekanlarında rahat uyumaktalar şimdi. Kavgaları bitti, silahlarıyla birlikte gömüldüler. Bu hüzünle, hepsini  haksız eleştirilere/fıkralara konu oldukları malum konumlarının dışında, kızımız/ anamız/bacımız görüyor, saygıyla yad ediyorum. Neyse ki bugün için kadınlarımızın sosyal hayata daha çok katıldıklarını, delikanlılarla birlikte kızlarımızın da kafelerde rahatça salınıp boy gösterdiğini memnuniyetle duyuyor, öğreniyorum. Keza, internet, siteler, bloglar, face ve twitter derken kızlarımızın sosyal hayata katılarak sınırları yıkıp, zincirleri kırdıklarını biliyorum. Tabi tek bir sakıncası tembelliği teşvik ediyor olmasıdır ki, Filyos' un kazak görünmeyi seven erkeklerinin, evde gizlice bulaşıkları yıkadıklarını buradan çıkartabiliyorum.

Pek çok küçük yerde olduğu gibi (hepsinden fazla da Filyosumuzda) dedikodu ve kıskançlık o kadar yaygındır ki aman Allahım. Hatta kahvelerdeki dedikoduların evlerdekini çoktan katladığı söylenmektedir. Doğru veya yanlış, bir gruptan ayrılanın hakkında, anında geride kalan diğerleri dedikoduya başladığı için, en son kalan üç kişi acil işleri olmasına rağmen, saatlerce gruptan ayrılamadıkları, diğer ikilinin aleyhte yapacağı dedikoduyu böylece önlemeye çalıştıkları (hoş bir fıkra gibi) dilden/dile anlatılmaktadır. Yokluk içinde grup olarak hepsi eşitken, içlerinden birisi başarıyı yakaladıysa vay haline. Artık o farklılaşmıştır, kendilerinden değildir; katli vaciptir. Zenginleştiyse en ahlâk dışı faaliyette bulunmuştur. Makam/mevki sahibi olup yükselmişse, haysiyet ve şerefinden fedakârlık yapmış, en azından vıcık/vıcık her önüne gelene yağ çekmiştir. Oysa, başarıya giden yolda başına gelenlerle baş edebileceğini, yeniden denese başaran kişi dahi tam olarak bilemez; işin gerçeği ikinci kez denemeye cesaret edemez. Ama her şeye rağmen, kişinin kaybetmesi kendi seviyelerine tekrar dönmesi halinde, yine de samimi olarak en çok onlar (Filyoslular) üzüleceklerdir. Mevlana’nın mesnevisinde sevdiğim bir hikaye vardır. Her kuş kendi cinsiyle uçar malum. Göç mevsimi geçtiği halde şehrin çöplüğünde, bir leylekle bir turna eşelenirken görülür. Hem farklı cins, hem göç etmemiş, hem de arkadaşlar. Tamamen tezat ve ilginç. Yakından bakınca görürler ki birinin ayağı topal, diğerinin de kanadı kırık. Kıssadan hisse, Filyoslular da birlikte uçup kalkınarak hep birlikte gelişme sağlayamayınca, mutlulukta değil de, ıstırapta, kederde ve tasada birlik/ beraberlik içinde çöplükte eşelenecekler demektir. Bu durumda, Filyoslular için bireysel (teker/teker) başarıdan ziyade, topluca kalkınma yönünde çözümler üretmeyi    gözardı etmemek gerektiğine inanıyorum.

Bir de haksızlığa uğradıklarını sanan, üstün yeteneklerine rağmen, olmak istediklerini olamayanlar vardır ki, kendilerinin icadı sebep olanlara, sabahtan/akşama beddua eder dururlar. İşte “anam/babam müsaade etseydi şu anda meşhur bir futbolcuydum” “çok zekiydim, o öğretmen takmasaydı, okur, şu anda profesör olurdum” “falan kızla evlendirselerdi mutlu olurdum”  “askeriyeye gönderselerdi şu ihtilâlde falan şehrin idaresi bendeydi” gibi.  Aç tavuğun ambar rüyaları, züğürt tesellileri bitmez/tükenmez. Kendini kaybolmuş bir neslin evladı saymak, kendine acımak, feleğin sillesini sanki tek kendisi yemiş gibi, hep haksızlığa maruz kalmış hissinin insanın içini ısıtan bir sıcaklığı/hoşluğu vardır.  Ancak, ekonomik yönden karın ağrısına hiçbir yararı, bugüne kadar görülmemiş, duyulmamıştır. Maliye Bakanlığında sınavları kazanmış, Ankara' da yeni görevime başlamıştım. Filyosta başarılı ve örnek bir genç olarak parmakla gösterildiğim günlerdi. Filyos' da izindeyim, sözüne/sohbetine bayıldığım, fabrikada işçi, ilkokul mezunu biraz derbeder bir kardeşimle, deniz kenarında şarabımızı içiyor, demleniyoruz. İlerleyen saatlerde, “Saffet abi” dedi “dün gece beni uyku tutmadı, bugüne kadar tanıdıklarım içinde dört/dörtlük, dürüst, adam gibi adam, kimdir diye, kendi kendime çok düşündüm ve sonunda buldum” deyince, Allah var ben kendimi zannederek neredeyse “estağfirullah” falan demek üzereydim. Bir fırt çekip içini çekerek ve elini göğsüne vurarak “Yok abi yok” dedi. “Şu dünyada nurlar gibi, pırıl pırıl/huri melek kendimden başka hiç kimseyi göremedim” demesin mi, tabi, bana da “öyledir, kesinlikle” falan diyerek destek vermek düştü. Anladım ki, caaanım insanoğlu kendisine en küçük hatayı yakıştıramıyor, eleştiriye hiç gelemiyor, kabahati ise hep başkalarına yüklemeye meylediyor nedense.

Diğer bir husus da, Filyosluların, Avrupa' ya açılmış veya okumuş, mevki sahibi olmuş ya da belli bir seviyede zenginleşmiş eş, dost ve akrabalarından, (biraz da denize düşen yılana sarılır misali) çok fazla beklentileri olmasıdır. Bazıları ufak/tefek ihtiyaçları karşılansa bile, “teşekkür” etmeyerek beklentilerinin henüz bitmediğini ihsas ettirmede, böylece farkında olmadan “nankör” konumuna düşmektedirler. Bu arada işi görülüp bitse veya bir kırgınlık vaki olsa, “selin önünden kütük kaptım” zihniyetiyle, kişinin aleyhinde anında savurmaya başlayarak davul çalmaktadırlar. Çoğu zaman, sanılanın aksine, gerçekte kendisinden yardım beklenen kişilerin varlık ve imkânları (hava basılıp şişirilmiş) fazlasıyla abartılmış olup, beklentilerini karşılayacak boyutlardan çok uzaktır. Tanrının yürü demediğine kul ne yapabilir ki? Ayrıca, imkânı nispetinde iyilik yapan da, alan tarafı muhtemelen devşirdiğini düşünmektedir. Hatta, ülkemizde bu tür iyilikler, eski düğünlerde güveyin gerdeğe girerken geridekilere bozuk para saçması, ya da birinin güvercinlere yem atması gibi yapılmaktadır. Sizde var olan bir özelliğinizi (hizmetinizi) sunarak, karşılığında, hakkınız olan bedel neyse, işçi/patron aynı hizada parayı sayıp alacaksınız demektir. Saçaklanan para içinse, yerlere kadar eğilerek rakiplerinizle dövüş/kavga ederek para kapmak durumunda kalınacaktır ki, sizden istenen ve beklenen de zaten budur.  Dizlerinizi kırıp birilerinin huzurunda eğilmek. Özetle, elden gelen öğün olur, o da zamanında (acıktığınızda) gelmez. Öyleyse, çalışıp/çabalayıp bir meslek sahibi olmak, bizde var olan bir özelliğimizi satarak rızkımızı sağlamak biz Filyosluya yakışanı, doğru olanı bu değil midir?

Bizim gençliğimizde köy düğünleri olurdu davullu/zurnalı, tabancalı/mermili. Belli bir azınlık fabrika lokalinde asortik denilen cazlı/danslı düğünler yapsa da, bunlar genelin istisnasıydı. Gelin veya sünnet arabası bulmak bir dertti. İzine gelen bir Alamancı Filyoslu' nun otomobili varsa ne alâ. Evlilikler yeni bir ev kurma değil de, kayınpeder/ kayınvalide yanında kayın/görümce birlikte geçinmeyi gerektirirdi. Bizim nesil en az 4 hatta 5, 6 kardeşliydi, yeni nesil ise 2, 3 kardeşli olduğu için aile bütçesinden daha fazla nasiplenmiştir. Hatta, bazılarının anneleri de çalışarak ekonomiden pay almıştır. Lise tahsili en az üç yıl trenlerde sabah 5.30 akşam 5.30 Zonguldak'a gidip gelmek demekti. Son derslerde mışıl/mışıl uyuduğumu hatırlarım. Gelir ve servetlerde artış, üretimde makineleşme, şimdiki gençlerin pek çok ihtiyacını kolayca temin etmesini sağlamıştır. Sümerbank'tan kuponla kumaş alıp terziye provalarla elbise diktirmek için birkaç yıl geçmesi ve bayramın gelmesi beklenirdi. Şimdilerde ne terzilik mesleği kaldı, ne de Sümerbank. Tekstil ürünleri hanidir neredeyse kiloyla satılmakta, erkek/bayan elbiselerinde ise, yüksek kalite ve sezon sonu ucuzlukları had safhadadır.

Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Özetle, bu nesil bolluk içinde yetişmiştir; yokluk nedir görmediği için “yok” kelimesini de tanımamakta, habire/biteviye talep etmektedir. Bir bakıma kendisini her konuda yetke, her şeyde hak sahibi görmekte, eskiye göre daha kuvvetli bir kişilik sergilemektedir. Bizler, yüksek okulu bitirip iş/güç sahibi olduktan sonra bile, bir süre baba/amca/dayı ve onların arkadaş akranlarına, iddialı hiçbir fikir ileri süremezdik. Neticede, bizim bilgilerimiz teorik sayılırdı, onlar ise yılların tecrübesiyle bizlerden ukalalık değil mutlak saygı beklerlerdi. Biz bu saygıyı, ilerleyen günlerde yaşlandıkça belki bize de gösterenler olacak düşüncesiyle, içtenlikle yerine getirirdik. Ancak, bugüne gelindiğinde, ne yazık ki, devir/devran tamamen ters dönmüştür. Düğünler/evler/otomobiller, imkânlar artmış, gelenek/ görenek, görüşler/fikirler değişmiştir. Dolayısıyla, hiçbir dönem masaya sertçe vurarak, usul veya füruğa karşı fikirlerini iddialı şekilde ileri sürmek, bizim nesle nasip olmamıştır. Halâ, bugün pek çok gencimizin fikri sabiteyle yaptığı gibi, uzman olduğum konularda dahi sesimi yükselterek “doğrusu benim dediğim gibidir” şeklinde kestirip atacak tarzda, tartışmalardan mazur olduğumu söylemeliyim.

Geçmişten günümüze değişen bu olguların hangisinden yanayım?  Bu konuda tamamen nötrüm, hiçbir şey söyleyemem. Zaman gösterecek. Tam da bu noktada, İspanyol yazar Ortega'nın 1930 lardaki Avrupa, özelliklede İspanyol gençliğini anlatan, “Kitlelerin Ayaklanması” kitabından alıntıları içeren birkaç bölümün özetini yazının ekinde sunarak, (hattizatında kitabın tamamının) okunmasını öneririm; günümüzdeki Filyoslularla karşılaştırmanızı ve benzerliklere sizin karar vermenizi isterim. Kitapta geçen kitle sözcüğünden maksat, Avrupa' nın genç/olgun kesimidir; bizde ise bu sözcük Filyos gençliğine denk düşmektedir. (Çok önemsediğim bu özeti, tam da hemen bu bölümde, şu anda okunması şayanı tavsiyemizdir. Olmadı sonunda mutlaka okuyunuz, üşenmedim sizler için özet hazırladım)

İnsanoğlunda insanlığa ait müspet/menfi her tür özellikten biraz görülür; bu normaldir. Baştan beri sayılan, eleştiri gibi görülen bu hususların/özelliklerin, birçoğu o kadar manipüle edilerek ve kendilerine adapte edilerek farklılaştırılıp hoşluk katılarak uygulanmaktadır ki, çoğu zaman bu kelimeler, Filyosluların üstünde menfi manalarını büyük ölçüde yitirmekte, anlam değişimiyle bu olayları gören ve duyanları ister istemez gülümsetmektedir. Sonsuz bir espri anlayışıyla, tamamen tantana ve gırgır havasında, biraz da belden aşağı yapılarak çoğuna sempati kazandırmaktadır. Buraya kadar hiçbir itirazımız olamaz tabi ki. Hatta, Filyoslulara has böyle bir hoşlukla, zeka ürünü espri anlayışıyla övünerek/imrenerek bu vasfı biz de edinmek ve zevkle taşımak isteriz. Ancak, grubun bir bölümü ise, hiçbir ahlaki ölçü/açı/değer gözetmeksizin deniz seviyesinin bile altında, en ciddi konuları karikatürize etmektedir ki, kabul edilemez boyutlardadır. Hiçbir değere saygısı olmayanın, arkadaşlık/hemşerilik gibi halen geçerli olan duyguları da reddederek tanımayacağı ve karşılıklı güveni bir ölçüde zedeleyeceği ikazı (bana düşmezdi belki, ama) mutlaka yapılmalıydı. Çünkü, yaşam sadece cıvıklığı kaldırmaz, ciddiyet ister. Dahası, Filyoslular kümesinde, çoğumuzun varlığını arzulayacağı özellik ve güzelliklerden birisi de, karşılıklı güven unsurudur.  Filyoslunun daha pek çok sosyolojik niteliklerini sayıp dökmek mümkünse de, fazla da uzatmakta mana yoktur. Ancak sırası gelmişken yukarıdaki şiirden bir bölüm daha sunarak, bir memleketten olmanın kokusunu, rengini, tadını, simgesini sindirmek isterim. Geçim derdi ne oldu derseniz, onu şimdilik kaydıyla evdekilere, (analarımıza, karılarımıza, bacılarımıza) bırakmıştık, hatırlayınız. Sosyolojiyi tamamladık, sıra ekonomide. Şiirden hemen sonra Sosyoekonomik tahlillere devam diyelim.

 

Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi. -

Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden - Dirseğin iskemleye dayalı -

(-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --)

Cıgara paketinde yazılar resimler - Resimler: cezaevleri - Resimler: özlem -

Resimler: eskidenberi - Ve bir kaşın yukarı kalkık - Sevmen acele -

Dostluğun çabuk - Bakıyorum da şimdi - O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.

Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi - Biz eskiden seninle -

İstasyonları dolaşırdık bir bir - O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar -

Nazilli kokardı - Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası -

Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında -

Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen -

Kadının ütülü patiskalardan bir teni - Upuzun boynu - Kirpikleri -

Ve sana Ahmet Abi - uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki -

Sofranı kurardı - Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı -

Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi - Çocuklar doğururdu -

Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi -

O çocuklar büyüyecek - O çocuklar büyüyecek - O çocuklar... -

Bilmezlikten gelme Ahmet Abi - Umudu dürt - Umutsuzluğu yatıştır -

Diyeceğim şu ki - Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler -

 

C - Ekonomik Açıdan:

 

Bir zamanlar ağır sanayinin merkezi olan Zonguldak son yıllarda göç verir duruma geldi. Özal'la birlikte, ithalata yönelerek ve özel şahıslara devredilerek kömür üretimi azaltıldı. Filyosumuzda da Fabrikamız ve Radarımız kapandı; zaten 60' lı yıllardan itibaren, yatırım yapılmayan kasabamızın nüfusu nicel olarak (emekli ve işsizlerle) artmış olsa da, nitel olarak (çalışan gençler) ekonomik hareketlilik/kalkınma ve bereket anlamında gerilemiştir. Türkiye' deki oranların üstünde, ilimizde özellikle Filyosumuz' da işsizliğin yüksek olduğunu düşünüyorum. Baştan beri Filyosluların sayılan hoş ama faydasız özelliklerinin kaynağında, bu işsizlik illetinin başrol oynadığını kabul etmek zorundayız. O işsizlik ki, cepte para yokken, bir çay için kahveye giremezsin, bir kardeşimizin anılarında anlattığı gibi lokalde köfte yiyemez aspiratörün dibinde oturup mis gibi kokusunu içine çekersin, bir kız arkadaşını pastaneye davet edemezsin, eşinin/çocuğunun en basit zaruri/elzem ihtiyacını karşılayamazsın, evine başın önde gidersin, adam gibi adamken kişiliğinden fedakarlık edersin, “viran olası hanede birde evladı ayal var” dersin ve daha kolay devşirilirsin.  Ne kadar sayıp/döksek eksik kalır; çünkü derdi başında çeken bilir. Baştan beri tüm yazılanlar, nihayetinde, büyük ölçüde (Filyosluların işsizlik sorununa) bu durağa gelip dayanmaktadır. Şimdi önemli bir noktadayız; önemli diyorsam konuya odaklaşacağız, mutlaka farklı bakacağız demektir. İşsizlik nedir? Sebepleri nelerdir? Devlet ve özel teşebbüs yatırımlarının önemi ve benzeri konular her gün gazetelerde tartışıldığı için hepimizin malumudur ve tekrarından burada özenle kaçınmak gerekir. Ayrıca bunlar dıştan gelecek yardımlardır ve gelip/gelmemeleri bizim irademize bağlı değildir. Genelde insafsız ve insansız politikalara rağmen gelirse ne alâ. Oysa, öncelikle biz kendimiz kendimiz için ne yapabilirizi, (selfhelp) içten gelecek yardımı saptamalıyız. Bu dahi az bir şey sanılmasın. Zaten, konuya farklı bir açıdan bakacağımız için kaleme alınan bu yazı da haliyle biraz uçuk/kaçık olacaktır.

 

Homoseksüel, homosapiens, homo... bilmem ne diyerek devamlı duyduk/bildik bu kavramlar kapsamında, sıralamaya uygun bir de homoeconomicus vardır ki, malum ekonomik insan anlamındadır. Kararlarında menfaatini ön plana alan, rasyonel insan demektir.  Ekonomi ise, en basit tanımıyla, sınırsız olan insan ihtiyaçlarının, sınırlı olan kıt kaynaklarla tatmin etmektir. Bir zamanlar Filyosluların kaynakları hava kadar boldu; kaynaklarda kıtlık olmayınca  ekonomiden de bihaberdik tabi. Balık denizden, iskeleden oltayla tutulur, et kurbandan kurbana, olmadı trenin kestiği hayvana kasap yetişip mundar olmadan vurduğu bıçakla, sebze/meyve bahçelerden,  bol olan mısır/ buğday harmanlarda, dübeklerde dövülür (deymencide!) övütülürdü, mısır ekmeği odun ateşinde sacdan, odun dağdan gelirdi, Karabüke giden kömür trenlerinden Filyostan geçiş hakkı olarak kömür (eylemin ç harfini atarak) alınırdı, tavuk/yumurta kümesten, süt/yoğurt inekten gelirdi, tatiller yazın denizden, yeme/içme/çay/kahve, meyhaneler ise, ya Alamancılardan ya da seçim öncesinde partilerdendi. Saysak daha da vardır ya neyse. Para kullanımına geçmemiş, (eş/dost/arkadaş arası  trampanın cari olduğu) olan olmayana verecek arkadaş Mevla kerimdir  ekonomisi bunun adı.  Şimdilerde, böyle bir nevi şahsına münhasır ekonomi  ne kadar geçerlidir bilemem.          

 

Bu durumda, homoeconomicus'un tatmin vasıtalarını nasıl artıracağız? Tabi ki üretimle. Demek ki, meslek edinecek işsizlerimiz, öncelikle insanların zaruri ve fantezi ihtiyaçlarının hepsini tek tek düşünecek, sonrada bunları karşılayacak nesnelerden hangilerinin üretiminde rol almak istediğine karar verecektir. Üretim faktörleri nelerdir? Tabiat (rant) + Emek (ücret) + Sermaye (faiz) + Müteşebbis (kâr) olmak üzere dört adettir. Tabiat=toprak/arz demektir ve Filyosumuzun toprağı kıymetlidir; yatırıma müsaittir. Bu konuda sıkıntı yoktur; sahipleri rant geliri elde edecek demektir. Sermaye, yıllardır tartışılan ve yapımı düşünülen devlet veya özel teşebbüs yatırımları nazara alındığında, bu konuda da Filyos'un istikbali açık görünmektedir. Müteşebbis diğer üç kaynağı birleştirerek karşılığında kâr elde etmek isteyecektir.  Geriye kalan son faktör emektir. İlk bakışta, Filyostaki işsizlik nazara alındığında, istemedikleri kadar işçi arz edebileceğimiz düşünülebilir. Oysa, kazın ayağı hiçte öyle değildir. Esas sıkıntı bu noktadadır; zaten benim de detaylı olarak irdeleyerek farklı bir bakışla inceleyeceğim konu bu olacaktır. Emekli olduğum Maliye Bakanlığı' nda ismimiz kenarda/köşede kalmıştır belki, ama işe eleman aldıracak kadar forsumuz, keza bir fabrikamız yoktur. Öyleyse, iş veremiyorsak akıl verelim bari dedim; ilerde bir kişi bile bu yazıdan yararlanıp iş kurdum veya buldum derse, görevimi yaptığımı düşünür, tüm yorgunluğumu atar rahatlarım doğrusu.

 

Şöyle düşünelim: Büyük limanın inşaatı başladığında, paralelinde önceki yazılarımda sözünü ettiğim irili ufaklı her konuda yatırımlarla birlikte, Filyos' da bir ekonomik hareket mutlaka oluşacaktır. Gelen firmaların talep ettiği vasıfta emeği Filyosumuz arz edebilecek midir? Bu şartlarda neredeyse imkânsız gibi.  Ankara/İstanbul/İzmir gibi büyük şehirlerden gelecek bu firmaların makine parkı yanında, öteden beri devamlı istihdam ettikleri ekipleri vardır. Gençlerimiz bunların mevcut/kıdemli güvenilir elemanlardan müteşekkil kadrolarına  karşı rekabet ederek, nasıl bir vasıflı emek arz edeceklerdir? Muhasebe mi, şoförlük mü, aşçılık mı, ustalık mı, bu konularda çok mu kompedanız? Güldürmeyin beni.  Bizimkiler lisede mantık/felsefe kitaplarıyla evcilik oynarken, onların mevcut elemanları İstanbul trafiğinde kırmızı ışık falan dinlemeden polisi atlatmayı, yükü vaktinde teslim etmeyi tecrübeyle öğrenmekte, aksi takdirde işsiz kalacağını çok iyi bilmektedirler. Şimdiden çok ciddi manada düşünülmesi gereken ilk ve tek konu budur. Tabi, öncelikle zorunlu eğitimi bitirmek üzere çocukları olan ebeveynler, bu konuda karar verip kendilerini hazırlayarak tedbir almaları gerekecektir. Peki bu noktada, benim fikrim nedir? Bu soru akıllara gelecektir mutlaka. Zaten baştan beri satır aralarında verdiğim ipuçlarıyla, fikirlerimi hissettirdiğimi sanıyorum. Tabi detay malumat için, yavaş yavaş oralara, o sulara doğru açılarak, düşüncelerimi açıklamak üzere yol almaktayım. Sırasıyla.

 

Bu noktada önceki paragraflarda bahsi geçen homoeconomicus tanımına uymayan, ömrü boyunca eylemsiz kalmak isteyen, ekonomi tanımının aksine sınırsız olan ihtiyaçlarını sınırlayarak, (bir lokma, bir hırka, derviş ekonomisiyle yetinerek) muhasebe mesleğiyle kıt/kanat geçinen, gazetelere yazılar yazan, Portekizli yazar Fernando Pessoa'nın 1935'te öldüğünde sandığından çıkan binlerce sayfa yazılarından tasnifle hazırlanarak basılan, Huzursuzluğun Kitabı'ndan bazı alıntılar yaparak, bu felsefeyi okuyucunun aynen kabulünden ziyade, böyle görüşlerinde olabildiği yönünde bilgilenmesi, gelir getirmeyen işleri bırakıp önceliği meslek edinmeye vermeyi ve adı huzursuzluk olsa da, huzur veren bir edebi eserin okunmasını tavsiye açısından aşağıda sunmak istedim. 

Her şeyi içeren hayata karşı tutumunu ya da hemen her şey demek olan kendi varlığını zaptetmekten, dönüştürmekten aciz olan insanlar, başkalarını ve dış dünyayı değiştirerek kendilerine bir çıkış dünyası yaratmaya çalışırlar. Bütün devrimciler birer kaçaktır. Kendi kendiyle savaşamayan insan başkalarıyla savaşır. Kendini daha iyiye götürmekten aciz olan adam reform yapmaya kalkışır. Doğru hisseden, dürüst düşünen bir insan, dünyadaki kötülük ve adaletsizlikten rahatsızsa, gayet doğal olarak bunun önce kendine dokunan kısmını düzeltmeye çalışmalı, yani kendini. Bu zaten bir ömür boyu sürer.

Hayatta en tiksindiğim şey, toplumsal ahlâk edebiyatı. Sırf “görev” kelimesi bile, davetsiz bir konuk gibi batar bana. Ama “yurttaşlık görevi” “dayanışma” “insanlığa hizmet” ve bu cinsten daha başka teraneler, bir pencereden tepeme atılmış çöpler kadar sinirimi bozar. Birilerinin kalkıp da böyle ifadeleri ciddiye alabileceğimi, değil değerli, anlamlı bulabileceğimi düşünmesi bile cidden onuruma dokunur. İnsanları yönetme sanatının temelinde iki ilke yatar: Onları baskı altında tutmak ve aldatmak. Sahte ışıklar saçan bu pırıl pırıl kelimelerin can sıkıcı tarafı, kimseyi baskı altına almayı da, aldatmayı da becerememeleridir. En fazla sarhoş edebilirler, ama o da bambaşka bir şey.

Bir keresinde, şimdi hüzünle hatırladığım bir işçi eylemine denk gelmiştim. Ne derece samimi olduklarını bilemiyorum. Harekete geçmiş aptal varlıklardan oluşan yoğun, dağınık bir kalabalık vardı, bağıra çağıra yürümelerini, böyle şeylere yabancı bir insan olarak ilgisizce seyrettim. Birden içim bulandı. Yeteri kadar pis bile değildiler. Gerçekten ıstırap çekenler böyle sürüler halinde dolaşmaz, gruplar kurmazlar. Acı denen şey yalnız başına çekilir. Ne kadar zavallı bir topluluk! İnsanlıktan ve acıdan nasılda bihaberdiler! Gerçektiler, dolayısıyla inanılmazdılar. Tıpkı bir nehirdeki, hayat nehrindeki çöpler gibi akıyorlardı.

Sözgelimi birileri bir şeyler yaratır, ötekilerde anlam niteliği kazandırarak bunları hayata dönüştürür. Anlatmak yaratmaktır; çünkü yaşamak yaşanmış olmaktan başka bir şey değildir. Eylemsizlik bütün dertlerin tesellisidir. Hareket etmemek bize her şeyi verir. Hayal etmek her şeydir, sonunun eyleme varmaması koşuluyla. İnsan sadece düşlerinde kral olabilir. Ve kendini gerçekten tanıyan herkes, dünyanın kralı olmayı arzuladığının farkındadır. Düşünmek, ama var olmamak; işte bunu yapan kraliyet tahtına oturmuş demektir. İstek duymaksızın arzu duymayı başarmak, taç giymek gibidir.”

D -Teşhis ve Çözüm :

Yüksek okulu bitiren gençlerimiz mesleğine de başladıysa, ilk anda sonsuz bir güven içinde teorik bilgilerini sağda solda satarak, gençliğin verdiği hevesle konunun uzmanı olduğunu hissettirmek isteseler de, dinler gibi görünen çoğunluğu, konusunda ikna edip etkileyememekte, zart/zurtla otoriteyi sağlayamamaktadırlar. Çünkü, pratiği eksik olan teorik bilgi, netice üretememekte, problemi çözememektedir. Sonuçta, 4/5 yılda yüksek öğrenimde gördüklerinin kat be kat fazlasını, iş başında mühendis ustadan, doktor hemşireden, müfettiş memurdan çok daha kısa sürelerde tecrübeyle öğrenmektedir. Bu süreçte karizmalar çizilmekte, hiyerarşi bozulmakta, ayaklar baş kesilmekte, at izi it izine karışmaktadır. Sonra da atın önüne et, itin önüne ot sürülmektedir. Herkes başkalarından esirgediği saygıyı, kendisine gösterilmesini beklemekte, alt/üst kimdir belirsizleşerek, özgürlük sakızı anarşiye dönüşmektedir. Ne eğitim de, ne de iş hayatında sistemsizlik sistem haline gelmektedir. Yürü ya kulum, istim arkadan gelir, kervan yolda düzülür, “işi bilecen, işe gitmeyecen, nerden geliyon diyene, işten geliyom diyecen” düsturuyla, v.b gibi plansız/programsız, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş, duyulmamış basmakalıp sloganlarla, bize has yöntemler oluşturulmaktadır.   

Okullarda öğretilen kuralların/normların neredeyse hiçbirinin pratik hayatta geçerliliği yoktur. Az önce sözünü ettiğim, trafikte kurallara uyarsanız işinizden olursunuz. Apartmanda gürültü/patırtıdan sakınmak komşunuzu rahatsız etmemek okullarda öğretilmiştir. Sakın ha, okulda öğrendiklerinize fazla güvenmeyiniz. Gece yarısı yeni taşınan üst komşunuz matkapla çalışıyor ise itiraz etmeyiniz; yönetimi ve kapıcıyı baştan kafalayan komşunun işçilerinden bir araba sopa yer, tek bir şahit bulamaz, mahkemede de haksız çıkarsınız. Herhangi bir kuyrukta sıra beklemeden önünüze geçen biriyle, yanılıp da kavgaya girişmeyin, çok kötü durumlara düşersiniz, eşek sudan gelinceye kadar sopa yersiniz, imam yıkayacak yeriniz kalmaz. Etrafınızda vuku bulan olaylarda adaletten yana tavır takınmayınız; “hak hukuk” dersiniz, “gak guguk” anlaşılır, refüze olursunuz. Hepimiz (haksızlığa uğramışızdır) baştan kabul etmeliyiz ki, adaletsiz bir dünyada yaşıyoruz. Bu örneklerden yüzlercesini siz/hepiniz zaten biliyor, yıllardır yaşıyorsunuz, daha fazla söze gerek yok. Özetle, okulda ne öğretiliyorsa, hayata atıldığınızda hepsini unutmanız, kafanızdan tamamen atmanız gerektiğini biliniz. Bu durumda, pratikte hiçbir işe yaramayan bilgiler için, okula gidip dirsek çürütmenin ne gereği var? Ya pratikteki sistemin değişmesi, yani çocukların yerine önce velilerin/ ebeveynlerin bir kez daha okula gitmesi ve okuldaki kuralları sil baştan yeniden öğrenerek yaşamın pratiğine geçirmesi,  ya da çocukların hiç okula gitmeden doğrudan hayata atılarak, okullarda lüzumsuz bilgilerle kafalarını şişirmeden boş bir dimağla, bu bozuk düzeni sindirip öğrenerek yaşama adapte (rekabete hazır) olmaları gerekir.

Diğer sistemler  (vergi/adalet/güvenlik) gibi eğitim sistemimizin de hali pür melali ortadadır. Partilerimiz, M.E.B, hükümetlerimiz, veliler, öğrenciler, bu kümelerdeki çoğunluğun bilerek, isteyerek uzun vadeli hedefler tespit ederek eğitimde müspet rol aldıklarına inanmıyorum; adeta adet olduğu üzere “oku da adam ol” teranesiyle sınıflar dolduruluyor; öylesine işte. Diğer bir faydası da askerlik bitimine kadar (işsizlik önemsenmeyeceği için) gençler oyalanıyor, yetkili büyüklerimize de problem olmuyorlar. Nasrettin Hoca eşeğini kaybetmiş ıslık çala çala arıyormuş; komşusu “Ya hoca, böyle ıslıkla/keyifle eşek arandığını da ilk defa sende görüyorum” deyince, hoca “Son bir umudum daha kaldı şu dağın ardında, orada da bulamazsam sen gör bendeki sümüğümü çeke çeke ağlamayı” demiş. Bizim eğitim de, askerlik bitinceye kadar ümitle ıslık çalmak gibi.

Bu noktada, bir anımı daha nakledeyim. Liseden sonra bir yıl kadar ilkokulda vekil öğretmenlik tecrübem oldu. Öğrencilerden biri geç yazıldığı için tam kazık, 2. sınıfın en büyüğü, çok zeki/sevimli ama üst/baş dökülüyor, dersler nanay, henüz okumayı bile sökememiş, vaziyet kel acele gel durumunda. Sınıfta kalacak belli oldu, çaresi yok. Babası fabrikada işçi, kendisine saygım/sevgim sonsuz. “Nasıl söyler, ne ederim” diye yana/yakıla düşünüyorum. Sonunda, kendisine üzülerek “ya abi çocuğun durumu ..........kem/küm” hafifçe çıtlattım. Ben kendisinden tepki/itiraz beklerken bastı kahkahayı “Şamız sen canıyı sıkma, biz onu evde anasıeyiye gaynamasın deyi okula yollayoz” demesin mi !! Kreşe, bakıma yani. O kadar rahatlamıştım ki anlatamam.

Yazdıklarımı bireysel olarak kimse üstüne al(ın)masın; ben de çok iyi bir maliyeci/ vergici olduğumu düşünüyorum; ama vergi sistemimizin döküldüğünü de her ortamda söylüyorum. Hem “sistem” kelimesi de soyuttur malum, somut hiçbir şahsa yönelmez.  Bu yazdıklarımı yırtıp atınız, hiçbir kıymeti harbi(ye)si yok diyelim; yalnız dönüp etrafınıza bakınız, yüksek yüksek okullarda okuyup da ekonomik başarı sağlamış (günün moda deyimiyle, parayı bulmuş) tek bir Filyoslu gösteremezsiniz bana? Çünkü, okullarımızdaki eğitim sistemi bu manada başarıyı kapsamaz; (hatta Osmanlı zihniyeti, ticareti ayıp sayar) yegane amaç (evet efendim, sepet efendimci) vasat insan yetiştirmek ve belli alanlarda kullanmaktır. Zaten bu işler Kayserililerin hesabına dönmüş; hani derlermiş ya “Biz ticarete kafası çalışmayanı okula göndeririz” 

Bakınız yazar Ümit Aktaş ne diyor: “Halkı yeterince aydınlatmak istemeyip sürekli kendine bağımlı tutmak isteyen sistemler ya da liderler halka sadece ödevlerini öğretir, yöntemleri ise kendilerine saklarlar. Böylece zorunlu eğitim neredeyse angaryaya dönüşür, mektepler ise çocukları hayatın içinden koparan bir zorbalığa. Çocuk hayatın içinde öğrendiği bir çok yaşamsal bilgiyi okulda öğrenemez. Hayatın başında size öğretilen şey boyun eğmektir. Bunu öğrenemediğiniz sürece ceza ve tehditle yüreğiniz yıpratılır. Tek yapabileceğiniz şey içinize dönmek, içsel bir özgürlük alanı yaratabilmektir kendinize. Ya da okul sıralarını, mektebi terketmektir. Ben de giderek içekapalı, kuşkucu, güvensiz, doyumsuz, sorgulayıcı ve dolayısıyla da akılcı bir iç özgürlük alanı yarattım kendime. Bir yumuşakça gibi kendi kabuğumun derinliklerine gömdüm başımı.

Her şey bir pay kapma yarışına dönüşüyor, tüm değerler ticarileşiyordu. Yeni semtler, yeni zenginler ortaya çıkmaktaydı. Terör, yozlaşma, fuhuş, mafya gibi günübirlik çözümlerin hem kestirme sonuç alıcılığı, hem de toplumsal kurum ve kuralların berhavası anlamına gelen tüm ilişkileri güç ve para ekseninde çıplaklaştırarak hayatı bir kör kavgaya ve bir çıkar dövüşüne dönüştüren bir yozlaşma hayata egemen olmaktaydı. Sonuçta idealistler de birer ucundan bu kavgadan pay kapmaya yönelince “paran kadar konuş” ilkesi standart haline gelmekteydi. Köşe dönmek ve kendini kurtarmak için bir kaplan denli yırtıcılaşan, ama yanında can çekişen ya da hakları gaspedilen biri için olabildiğince duyarsızlaşan bir vandallık. Hayvanları bile ürküten bir aymazlık, bencillik ve kişilik yoksulluğu. Dünyaya parmak ısırtan bir savurganlık, gösteriş budalalığı, Amerikan kültürünün aç gözlü bencilliği, tüm gelenek ve değerleri alt üst etmekteydi. Sorunların çözümünü güç ve şiddete dayandıran, cinsel sorunları genel evlerde, kadınları pazarlayarak çözümleyen, adaleti mafyaya havale eden, ancak parası olanların adam yerine konulduğu, olumluya yönelik bir adım atılmadığı, sorunların tartışılmasının bile yasaklandığı bir şehir, bir ülke, bir halk.”

Buyurun cenaze namazına, evde yetiştirilen süs hayvanının ormana salınması, ya da akvaryumda balık gibi okullarda yetiştirdiğiniz gençlerin bu hengâmede mücadele edip nafakasını çıkartması, hayatta kalması mümkün müdür? Sadece bu konuda sayfalarca kitap yazsam yeridir amma, “azdan çoğu anlayıverin” diyerek teşhisimi söylüyorum. Eğer çocuğunuzda ilim yapacak kapasite, sizde de okutacak maddi imkân yoksa, mecburi eğitime bile az vakit harcayarak “pekiyi” yerine “orta” dereceyle diplomayı almak koşuluyla, sonraki hiçbir okula devam etmeden küçük yaşta seçilen bir meslek üzerine yoğunlaşarak, fiilen çalıştırmanızı öneriyorum. Fikrimi radikal bulanlar olabilir, ama hiç de değil, ben değil onlar yanılıyor.  Zira, (şimdilerde devam eder mi bilmem) bir zamanlar ticaret lisesinde okuyanlar, sanırım 2. ve 3. sınıfları cüzi meblağda harçlık mahiyetinde ücretle, stajyer olarak işyerlerinde çalışıyor, okula hiç gitmiyorlardı. Milli eğitim daha yararlı olan bu uygulamayı en azından denemişti. Benim de dediğim sekiz yıllık temel eğitimden sonra ya hiç okula gitmemek, ya da okulun uzaktan kontrolünde, seçtiği meslek dalında bir an evvel hayata atılmak.

Okula gitmeyip de ne yapacağız derseniz? O kadar çok şey var ki yapılacak derim. Ben gördüklerimden, tecrübelerimden tabi ki bazı örnekler vereceğim, ama esas olan Filyosluların bu konuda kendilerinin yaratıcı olmaları ve gelecekte, gelişip/kalkınan Filyos' da ne tür ürünlere/hizmetlere  ihtiyaç duyulacağını şimdiden tahmin ederek kestirmeleridir. Örneğin, Aydın ilinin cevizli kabak tatlısı o kadar meşhur olmuş ki, Bursa'nın kestane şekeri, Antep'in baklavası gibi. Antep' ten yurt dışına ve diğer şehirlere uçakla/otobüsle yılda kaç tepsi baklava gönderiliyordur, Allah bilir. İşte Aydın'ın kabak tatlısı da yakında aynı şöhrete ulaşabilir.  İstanbul Beyoğlu' nda ve diğer bazı semtlerde çok güzel ayva tatlısı yapan yerler biliyorum. Bunları niçin yazdım? Unlu tatlıları bir kenara bırakıp sadece meyvelerden, ayva/kabak/aşure v.b. gibi  tatlılar konusunda çocuğunuz uzmanlaşsa, hatta şimdiden bahçenize yeterli sayıda ayva ve ceviz ağacı dikip yetiştirseniz fena olmaz diyorum. Böyle bir teşebbüs bile (dikim/bakım/aşı/ budama, tatlılarının yapılışını öğrenme derken) lise ve yüksel tahsil süresi kadar belki daha fazla bir süreç gerektirmektedir. Ufkunuzu genişleterek, tarhana/mantı/erişte/yufka v.b gibi size ait farklı tatlarda otantik ürünler keşfediniz. Yine yeme içme konusunda, aşçılık/garson v.b gibi konularda çocuklarınızı Mengen' de kurslara göndermek, bana göre son derece  rasyonel bir düşüncedir.

Büyük şehirlerde trafik ışıklarında otomobiller durduğu anda, ön camları yıkayıp silen, şoföre sıcaklarda şişe suyu satan çocuklar,  günde 30- Tl civarında para kazanmaktadır. İstanbul' da acil evraklarınızı son güne kaldığında, mahkemeye veya vergi dairesine yetiştirmek üzere, motosikletli özel kuryelik yapan kazançlı bir meslek türemiştir. Balık temizlenip pişirilip hijyenik koşullara uyularak, evlere telefon siparişiyle gönderilmektedir. Böylece eve sinen balık kokusu önlenmektedir. Olta balıkçılarından 40-50 kişi, sabah erkenden kahvaltı ve bira gibi içecekler dahil, belli bir bedel mukabili, büyük gemilerle balık avına çıkarak, hobilerini tatmin etmektedir. Keza Karadeniz' e uygun güvenli gemilerle Bartın' a kadar bazı molalarla yemeli/içmeli günlük geziler tertiplenebilir. Yine deniz dibi araştırmaları ve dalış dersleri/kursları açılarak, bu konulara meraklı kişilerin hobileri geliştirilebilir. Hayvancılık ve hayvan ürünleri (yoğurt/peynir/yağ/yumurta) konusunda neler yapılabilir? Belediyenin kurup kirayla işleteceği soğuk hava deposu, balık, sebze ve daha pek çok ürünü saklayıp koruyarak, mandıradan konserveye bir çok yönden, mesleki konularda artış ve büyüme sağlayacaktır.

Ukrayna sahillerine, Azak Denizi' ne kadar küçük motorlarla gidip kaçak kalkan avlayıp halen geçimini bu yolla sağlayan balıkçılarımız vardır. Biraz daha modern  usullerle aynısını bir araya gelip bizim balıkçılarımız da yapabilir. Zonguldak/Ukrayna arası seferler devam eder mi, bilmiyorum. Ancak, önünde/sonunda son derece güvenli gemilerle ve yasal yollardan, bu ülkelerle seyrüsefer, iletişim/ilişkiler başladığında, karşılıklı ihracat/ithalat ve turizm mutlaka çoğalıp oluşacağına göre, bu alış verişlerde nasıl bir rol alacaklarını, gençlerimiz şimdiden hesaplayarak ona göre meslek tasarlamalı derim. Onlarda bulunmayan, bizlerde mebzul olan, hiç kullanılmadan ziyan edilen, öyle ilginç nesneler vardır ki, (İnternetten bu konularda bilgilenmek mümkündür) şimdiden ilerisi için bunları kollayıp geliştirerek sahip çıkmak gerekir. Sözgelimi onların sahillerinde kalkan balığı üretiliyorsa, bizim dağlarımızda da domuzlar kendiliğinden üreyerek çoğalmış, cirit atıyor olabilir. Mevsimlik av sahası açılarak, bunların verdiği zarar azaltılır, fazladan kazanç sağlanabilir. Birkaç yıldır, İzmir/Çeşmede sülün/keklik v.b. yetiştirip doğaya salınarak ücreti mukabili av yaptırılmaktadır.  Tabi, şu anda Filyos'a uygun öyle iş konuları vardır ki, ben dahi düşünememiş olabilirim. Benim belirterek, özellikle vurgulamak istediğim husus, çalışkan yapıda olan insanlar, ne yapıp/edip yaşadıkları mekana uygun yeni pek çok iş konuları yaratmaktadırlar.

İzmir’in Buca Belediyesi, bir ara suni göletin etrafında 30 m2 civarında parsellediği bahçe/bostanları kiraya vererek, kendi işçileriyle sulama ve sair hizmetleri görerek, kazanç sağlarken, kiralayan vatandaş da, hafta sonu çalışıp spor yaptığı gibi, bahçesinden taptaze biber/patlıcan/domates toplayıp bir gününü ailece mangal/piknik yaparak değerlendirmektedir. Keza seracılıkla mevsim dışı ürünlerin üretimine başlanabilir. Daha da önemlisi gittikçe yaygınlaşan (daha sağlıklı ve kazançlı) organik tarım konusunda, gençlerimizin bir bölümü heveslendirilerek, bu konuya mutlaka yönlendirilmelidirler. Pazarımızda organik sebze satışı başlatılabilir. Bu mesleklerin ne kadarı, bugünkü ve ilerideki Filyosumuza uyar bilemem. Sadece, Filyoslulara bir karış yerlerini dahi satmamalarını, ilerde çok kıymetleneceğini, maydanozdan bile para kazanacaklarını söyleyebilirim. Maydanoz deyince, bireyselliği veya toplumculuğu tartışarak vakit tüketenlere, bir anımı naklederek hayatın gerçekleri karşısında laf ebeliğinin para etmediğini vurgulamak isterim. Mesleğe yeni girdiğimde, tecrübeli bir abimle dürüstlük/rüşvet gibi konularda sohbet ederken, bana ilginç bir örnek vermişti. “Yarın şurada pazar kurulacak, 'bu benim namusumdur kaç para eder' diye çık bağır, beş para etmez, kimse yüzüne bakmaz, öbür yanda köylü 'iki demet maydanoz bir lira' der, herkes başına toplanır, çünkü belli bir fiyatı vardır” demişti. Ben de kendisine, “Demek ki, ilerde yaşlanınca, hangisi bizi üzmeyecek/pişman etmeyecekse, şimdiden ona karar verip meslekte baştan tavır almak gerek” şeklinde cevap vererek, konuyu geçiştirmiştim.

Bayanlarımız için şiş/tığ/kilim/halı v.b. üzerine kurslar açılarak emek yoğun el ve beyin işi zahmetli, ama sanat yönü ağırlıklı işlerin üretimi teşvik edilerek, yüksek fiyatlardan kazanç sağlayacakları pazar oluşturulabilir. Yine kadınlarımız bahçelerde yetiştirdikleri ürünleri (örneğin kaynamış mısır) nüfusuyla birlikte geleni/gideni artmış bir Filyos sahilinde, değerlendirerek aile bütçesine katkıda bulunabilirler. Keza çiçekçilik (Filyosta var mı bilmem) diye bir meslek var. Hem bahçede, hem evlerde sepet/saksı şeklinde yapılabilir. Sadece bizim dağlarımızda yetişen bizim yöreye has, farklı endemik bitkiler araştırılarak sağlık açısından yararı saptanır ve poşetlenerek satışa sunulup değerlenebilir; doğadan/dalından tıbbi tedaviye yardımcı ürün imalatı, son yıllarda ülkemizde gelişen bir meslektir. Büyük şehirlerde (ki hemşerilerimiz) yaşayanlar için, çocuk, yaşlı ve hasta bakımına ek olarak, ev temizliği v.b. işlerde ehil ve güvenilir olanlar çok kolay iş buluyorlar; şimdilerde bu işler Romen/Moldav/Rus kadınlarının tekelindedir. Bodrum' un ilk zamanlarındaki gibi evlerde pansiyonculuk Filyos' da ne derece tutar, iş yapar mı düşünmek gerekir. Turizmde ikamet sorunu çok önemlidir; yol sorunuyla birlikte yatak sayımız artmadan yapılacak Filyos reklamları menfidir; (aman ha) çok zarar verecektir; bu da bilinsin isterim. Az/buz yazmadım; benden hatırlatması, varın gerisini biraz da sizler düşünün.

İnşaatlarda ustalık, ağaç işleri marangozluk, demircilik, çatı/kiremit, plastik doğrama işleri, kabiliyeti olanlar için iç mimari/dekorasyon, bahçe düzeni, v.b gibi pek çok konuda meslek edinmek üzere çocuklarımızı yönlendirebiliriz. Nitekim, büyük şehirlerimizde bir çok zenginin ilkokuldan sonra hayata atılarak başarılı olduklarını biliyorum. Bir dönem Lalelide atlet/don satanlar Rusyada/Ukraynada fabrika kurdular; tekstilde büyük işadamı oldular. Plastik doğrama üzerine çıraklıkla başlayıp, bu konuda çeşitli ürünlerin üretimini yapan, sonunda fabrika sahibi olan başarılı iş adamları tanıyorum. Keza, işçi olarak hayata atılıp, Eregliden aldığı çelikten tencere/tava ve benzeri son derece kaliteli ürünleri fabrikasında üreterek, Almanya dahil Avrupaya ihraç eden, sanayicilerimiz var. Filyoslular neden başarmasın? Bir yanımız Karabük, diğeri Ereğli, üretimleri belli. Benim bildiğim eskiden Karabükte haddecilik yaygındı. Şimdiki durumda üretilen demir/çelikten ne tür bir meslek yaratılır? Filyosluların bunu düşünmesi gerekir. Ayrıca, Filyos'a yapılmasına karar verilecek bu yatırımlara uygun şoförden/muhasebeciye kadar kaliteli/ehil eleman ihtiyacını karşılamak üzere, çocuklarımız bu konulara yönlendirilebilir.

Neredeyse dünya kurulalı beri var olduğu söylenen avcılık, (kadın/köle dahil) ticaret, gibi çok eski mesleklerin yanında doktor/mühendis/avukat/reçber/amele ve benzeri bilinen, klasik daha pek çok meslek türü vardır. Şüphesiz, tek tek tüm meslekleri saymak bu yazının konusu değildir. Riski fazla ama bir telefonla yüklü kazanç getiren meslekler yanında, muazzam bir bilgi ve çalışmayla yeni bir şeyler yaratıp, öldükten sonra bile çoluk çocuğunuza kazanç sağlayan, (patent ve telif hakları gibi) yasal mesleklerin mevcudiyeti hepimizin malumudur. İsteyen becerisi ve kabiliyeti ölçüsünde tabi ki istediği mesleği tercih edebilir; tavsiyem, yeter ki kendisinde olmayan meziyetlere, sahipmiş gibi bir havaya girerek kimse kendisini aldatmasın. Diğer bir hususta, bu paragrafta bahse konu olan ve şahsi kabiliyet isteyen, sadece bireysel kurtuluşu sağlayan, sayılan bu mesleklere fazlaca iltifat etmedim. Zira, bu yazı, toplumdaki işsizlik kapsamında, çözüm üretmeyi amaçlamaktadır. Öyle olunca da, ileride Filyos nüfusunun sayısı ve niteliği artacağı düşüncesiyle, bir çoğumuzun belki de küçümsediği garsonluk ve benzeri meslekleri, neden önerdiğim daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü, hem kazanan hem harcamayı seven kişilere hizmet verilen pek çok yerde, her masaya bir garson servis yaptığı için, haliyle bu sahada çalışan sayısı ve talebi artmaktadır. Keza, otomasyon dışına çıkıldıkça, özel beceri ve kişisel zahmet isteyen işlerden az üretileceği için, fazla sayıda kişi yüksek ücretle çalışacak, ürün fiyatı da yüksek olacak demektir. İşte, sayılan sebeplerle, sorunun çözümünü sağlayacak bu tarz iş konuları üzerinde tarafımdan bilhassa/özellikle durulmuştur. Tabi ki en son karar, her zaman olduğu gibi yine Filyoslularındır.

Son günlerde konuşulan ve çözüm olarak sunulan, Filyos gençlerinin gurbete çıkıp çalışmaları konusunda duyumlarım var.  Bu yönde düşünenlerin düşüncelerine saygı duymakla birlikte, aynı fikirde olmadığımı söylemeliyim. Çünkü, Filyos’a çalışmak için gelenler olacak yakında. Belki bazı ailelerden bir, bilemedin iki kişinin (sınırlı sayıda) Filyos dışına çıkışları rasyonel olabilir. Fakat genellikle Filyos’umuzda bu ayrılışların çoluk/çocuk ailecek göç mahiyetinde yapıldığı hepimizin malumudur. Bir kişi ayrıldığında tatillerde, sıkça Filyos’a baba ocağına rahatça gelebilir. Oysa ailece gidişlerde baba ocağı tütmeyeceği için hiçbiri gelememekte, Filyos özlemiyle gurbette yaşam iyice zorlaşmakta, bir zaman sonra biz Filyosluların da onlara olan özlemi tabi ki artmaktadır. Özetle kökün kalıp, dalın (budanması)  gitmesi daha uygun olurdu gibi geliyor bana.  Ayrıca, geçmişten benim hatırladığım Filyos dışına çıkışlar Mudurnu’ya tavukçuluk, İstanbul’a balıkçılık ve tekstil, güney sahillerine turizm konularında olmuştur. Oysa bu tür faaliyetleri ve daha fazla sayıda farklı olanları, Filyosta kurup işletmek üzere çok müsait bir ortam vardır. Meslekleri şöyle bir irdeleyelim isterseniz: Tekstil için kadınlarımız dahil son derece ucuz emek sunabiliriz. Nitekim bir dönem Gökçelerde ve Parkın yakınında bu konuda faaliyet gösteren firmaların varlığını, uzaklarda olsam da ben bile hatırlıyorum. Balıkçılık için gençlerimiz İstanbul’a gidinceye kadar,  oradakiler Filyos’umuza, bizim sahillerimize  gelseler fena mı olur?. Ya da bizimkiler profesyonelleşseler. Tavuk/yumurta bildiğim kadarıyla Mudurnu’da tut(una)madı. Filyosta bu konuda çok elverişli şartlar bulunduğunu, hepimiz biliyoruz. Bu iş de en önemli girdi maliyeti, çok fazla yem ve hijyen ile hastalığın önlenmesi için yapılan giderlerden oluşmaktadır. Öncelikle yem fabrikası kurulması da ayrıca gerekmektedir.  Alın size bir iş imkânı daha. Yem imalinde en önemli/ağırlıklı ham maddenin (mısır/kara lahana/balığın safrası)  hepside Filyos’da istemediğiniz kadar bolca ve ucuza bulursunuz. Turizm ise eli kulağında, öyle bir patlayacak ki, Filyoslular bile şaşırıp kalacak. İşte, yatırım yapacak bu yörenin ve civarın sermayesi bol, konu bulamamaktan yakınan müteşebbislerine, kolları sıvamaya değecek faaliyet konuları tarafımızdan ilanen duyurulmuştur; gerisi onlara kalmıştır.

İnsanlar dünyaya yalnız gelip yalnız gittiklerini, doğum/ölüm gibi bu iki eylemi tek başlarına yaşayıp/tecrübe ettiklerini çok iyi bilmektedirler. Madem ki, bu dünyaya geldik, sırada tek başına tadılacak ikinci eylem ölüm vardır. İşte gerçekte ölümün yalnızlığını unutmak üzere kişi, topluma katılarak sosyal aktivitelerde teselli aramakta bir türlü kendi/kendine yetmemekte, tek başına kalamamaktadır. Yine diğer bir kural da, dünyaya gelen her canlının öncelikli görevi, yaşamda kalabilmek, tutunmak üzere savunma sistemlerini geliştirmektir. Demek ki, toplumsal olaylara katılmadan önce kişi, kendi (ayakları üzerinde dimdik kimseye yaslanmadan durabilmelidir) yaşam gücünü kuvvetlendirecektir. Esas olan kişinin kendi kurtuluş savaşını vermesi, öncelikle meslek sahibi olmasıdır. Tabi ki, başarı için sadece okuldan vaz geçmek yetmez. Kahveleri, futbolu, siyaset geyiklerini, televizyon dizilerini boşlamak, hiç değilse azaltmak, daha doğrusu tembelliği terk etmek, seveceğiniz bir mesleğe tamamen odaklaşarak konsantre olmak gerek. Hatta, gençlerimizi, üç gün üç gece aç kalıp, iş bulamadıklarında hiçbir yerden yardım gelmeksizin (zaten gelmeyecektir de, bakmayın siz ağızlarını büyükçe açıp konuştuklarında, büyüdüklerini sananların beyanatlarına) bu açlığın devam edeceği düşüncesiyle, meslek kararını öyle vermeye davet ediyorum.

Bu yazı için yeni yazdığım ve beğeneceğinizi umduğum yine bir Filyos şiiri var  aşağıda vedalaşırken sunmak istediğim. Sadece tadımlıktır, şiirin bitimini takiben ekte mutlak okunmasını önerdiğim “Kitlelerin Ayaklanması” özeti yer almaktadır. Ben aklıma gelenleri (yazarken freni hiç kullanmadan hep gaza basarım) olduğu gibi yazdım ve burada sonlandırıp yayınlamak üzereyim. Her zaman olduğu gibi yazı sizinle/okuyucuyla buluştuktan sonra, “vay şu da vardı eksik kaldı veya şurayı farklı yazabilirdim” şeklinde, kesinkes yakınmalarım oluyor, olacaktır. Üsluptur/tarzdır bilemem, ancak kendimi tanıyorum, bundan eminim, bu hep böyle olur, beklesen ne zamana kadar? Zaten, zamanını geçirdin mi, yazı okuyucuyla asla buluşamaz, “kendim yazdım kendim okurum” der durursun. Oysa yazılar, başkaları tarafından okunsun diye yazılmaktadır. Dolayısıyla, hata ve noksanıyla, bir yerde bıçak gibi kesmek gerekiyordu; ben de öyle yaptım. Ne diyelim, yararlı ve hayırlı olur inşallah, hoşça kalınız.

                                                                                                         

 

                                                           SAFFET KUMBAS

 

 

Filyos Karası

 

Filyos dedikleri küçük bi çocuk

Çocukluğum geçti orda çok çabuk

Göçen göçtü çoktan, oysa ne çoktuk

                        Kara bir denizin kıyısındaydık

                        Dalganın vurduğu karasındaydık

 

Farklıydı iklimi hiç değişmedi

Yazları denizli, parklı geçerdi

Kışları kahveli ve meyhaneli

                        Yüzerdik, içerdik, sarhoş gezerdik

                        Rüyaymış ayıldık bugüne geldik

 

Yavrusu ağlarda ağlar bir balık

Bülbül feryat figan sabahçı yazık

Sularda yakamoz ay da karanlık

                        Radarın dibinde sakindi deniz

                        Kalenin eteği sessiz kimsesiz

 

Kara tren çaya doğru rampada

Birden kaybolurdu mezarlıklarda

Kapkara dumanı salıp ardında

                        Savururken poyraz yeli Göbü’ye

                        Puslu bir hüzündü kalan geriye

 

Kestane karası fırtınan kara

Alın yazın/kışın, kömürün kara

Kara sevdam gibi bahtın da kara

                        Aklımda her anın anısı dostum

                        Aç koynunu gelen benim Filyosum

 

 

V - EK : Kitlelerin Ayaklanması Kitabından Seçilmiş Özet Alıntılar Ektedir.

Vasat insanın önünde dünya/yaşam açılıvermiş, ruhu ise kapanıvermiştir. Kitlelerin ayaklanması işte vasat ruhların öylece tıkanıp kalmış olmasından ileri gelmekte. Ruhun kapalılığı tam da zihin kapalılığıdır düpedüz. Kişi kafasında bir dizi basmakalıp fikre sahip. Onlarla yetinmeye, kendisini zihinsel bakımdan tamamlanmış saymaya karar veriyor. Kitle insanı kendisini kusursuz hisseder. Oysa bir seçkin kendini kusursuz hissetmek için, kendini beğenmiş olmalıdır; bu onun özünden kaynaklanmaz. Bu sağlıksız durumda bile, kibrinden “körleşmiş” olsa dahi, soylu kişi kendini gerçekten tamamlanmış hissetmez. Oysa günümüzün Adem'i, vasat insan, kendi olgunluğundan kuşkulanmayı aklına bile getirmez. Ruhundan doğan kapalılık, kendi yetersizliğini keşfetmesini, kendini öbür varlıklarla kıyaslamasını engeller.

Zeki kişi kendini aptallığın iki parmak ötesinde yakalar, içine düşmesine ramak kaldığı aptallıktan kaçınabilmek için bir çaba gösterir, zeka işte o çabadadır. Oysa aptal kendinden hiç kuşkulanmadığı için kendini ferasetli sanır. Yaşadıkları mini mini kavuktan çıkarılmaları olanaksız böcekler misali, aptalı kendi aptallığından dışarı çekip çıkartmanın yolu yoktur. Ama kitle insanı aptaldır demek değildir bu. Tersine, her zamankinden daha kurnaz ve anlama yeteneğine sahiptir. Ancak, bu hiçbir işine yaramamakta, kullanamamaktadır. Çünkü, bir dizi basmakalıp fikri, önyargıyı, rastlantının kafasına yığdığı kof sözcükleri edindi mi, sonsuza değin onları cüretkarlıkla her yere uygulayacaktır. İleri sürdüğüm şey bu işte: Sıradan kişi kendini sıradan değil, üstün nitelikli sayıyor demiyorum, sıradan olan kişi bu sıradanlığı hak olarak görüyor ve bunu ilan ederek dayatıyor.

Kurumsal nitelik taşıyan kamusal etkinliklerin hiçbirinde halk karar vermeyi aklına bile getirmezdi. Oysa günümüzde vasat insan dünyada olup biten her şey üstüne en kesinkes fikirlere sahip. Bu yüzden dinleme yetisini de unutmuş. Dinlemenin mevsimi çoktan geçti, tam tersine, zaman yargılama, ahkâm kesme, karar verme zamanı. Kamusal yaşamın hiçbir sorunu yok ki burnunu sokmasın, o kör ve sağır haliyle görüşlerini dayatmasın. Bu iyi bir şey değil mi? Fikir sahibi, kültürlü olmak muazzam bir ilerleme anlamına gelmez mi? Hiç de öyle değil. Çünkü fikirleri fikir değildir. Fikir gerçeğe meydan okumadır. İlkin kendisi gerçeği ve gerçeğin dayattığı kuralları kabul edecektir. Tartışmada bir dizi kural vardır ve o kurallar kültürün ilkeleridir. Bizimle tartışmasında gerçekle hesaplaşmayı umursamayan biri çıkarsa, doğruyu söyleme iradesinden yoksunsa, o kişi zihinsel açıdan barbar demektir. Aslında kitle insanının konuştuğu, konferans verdiği, ya da yazı yazdığı sıradaki tavrı tam da budur.

Sendikacılık ve faşizm görüntüsü altında, Avrupa'da ilk defa hak vermeyi ya da kendisine hak verilmesini isteyen değil, düpedüz kendi görüşlerini dayatmaya kararlı görünen bir insan tipi ortaya çıktı. Yenilik burada işte: Haklı olmama hakkı, haksızlığın hakkı. Ben burada kitlelerin oluş biçiminin en somut dışavurumunu görüyorum, yani yeterli yeteneğe sahip olmaksızın toplumu yönetmeye karar vermelerinde. Görüş bildirmeye heves ediyor, ama ne konuda olursa olsun görüş bildirebilmek için gereken ön koşulları kabullenmeye hevesli değil. Sonuçta fikirleri sözel hevesler olmaktan öteye geçemiyor. Kurallara uyarak yaşamak anlamına gelen, kültür ortamında birlikte yaşamaktan vazgeçiliyor, gerisingeri barbarca bir ortak yaşama dönülüyor. Her türlü normal işlem ortadan kaldırılıyor, istenen her neyse dosdoğru onun dayatılmasına gidiliyor. Daha önce gördüğümüz gibi, kitleyi kamusal yaşamın her alanına burnunu sokmaya iten ruhsal kapalılık, onu aynı zamanda

kaçınılmaz biçimde bir tek yoldan müdahaleye yöneltiyor: O da doğrudan eylem. O şiddet, umutsuzluğa düşmüş akıldan başka bir şey değil demektir. Gerçekten de kaba kuvvet aklın son çaresidir. Oysa kaba kuvvet öncesinde aklın kurallarına boyun eğmektedir; kaba kuvvet ise son çaredir. Doğrudan eylem sırayı alt üst ederek şiddeti ilk çare olarak ilan etmekten oluşuyor; hatta tek çare olarak. Her türlü kuralın yürürlükten kaldırılmasını öneren kural o; amacımızla o amacın dayatılması arasındaki tüm durakları dümdüz ediyor. Barbarlığın anayasası o.

Giderek insanların her türlü ortak yaşamı, dolaylı kurumların ortadan kaldırıldığı bu yeni düzenin pençesine düşmekte. Toplumsal ilişkilerde “terbiye” ortadan kalkıyor. “Doğrudan eylem” olarak edebiyat küfre dönüşüyor. Cinsel ilişkilerde yol yordam ortadan kalkıyor. Usuller, kurallar, nezaket, adalet, akıl! Ne diye icat etmişler ki bütün bunları, amma da karmaşık işler! Gerçekte hepsinin altında her kişinin diğer kişileri hesaba katma yolundaki kökten ve giderek artan dileği yatar. Uygarlık her şeyden önce birlikte yaşama iradesidir; başkaları umursanmadığı oranda uygarlıktan uzaklaşılır, barbarlaşılır. Barbarlık kendini başkalarından yalıtma eğilimidir. Kitle kendi kendisinden başkasıyla birlikte yaşamayı istemiyor. Kendi kendisi olmayan şeyden ölümüne nefret ediyor kitle.

****************

Kitlelerin ayaklanması çift yönlüdür. Biri olumlu, öbürü kötüleyici olmak üzere çift yoruma açık. Ve o ikircilik bizim yargımızda değil, gerçeğin ta kendinde. Bizim gözümüzde bir yandan iyi öbür yanda kötü görünüyor değil, bugünkü durum başlı başına zafere ya da ölüme açık, iki çehreli bir olasılık. Gerçekten de kitlelerin ayaklanması insanlık için yepyeni, eşsiz bir örgütlenmeye geçit olabilir, ama aynı zamanda insanın yazgısında bir felaket de olabilir. Tarih her olanağa açıktır; sürgit zaferli bir ilerlemeye de, dönemsel bir gerilemeye de. Çünkü yaşam iniş/çıkışlardan oluşur; kesin bir terimle söylersek dramdır. Kitlelerin bugünkü buyurganlığı altında filiz vermeye başlayan ve “doğrudan eylem” başlığı altında yeni davranış belirtileri onların gelecekte mükemmelleşeceğini haber veriyor da olabilir.

Hiç kuşku yok, kamusal yaşamımız olumsuz öğelerle doludur. Toplumların yönetimini öyle bir insan türü ele geçirmiş bulunuyor ki, uygarlık ilkelerine karşı herhangi bir ilgisi yok. Oyalayıcı nesnelere, otomobillere ve benzeri birkaç şeye karşı ilgisi var. Uygarlığın yalnızca ürünlerine dört elle sarılışı, onları doğuran ilkelere olan duyarsızlığını daha da çiğ biçimde ortaya koyuyor. Böylesine çelişkili bir durumun anlamı nedir? Anlamı şu ki, günümüzde hakim olan insan ilkel bir insandır, uygarlaşmış bir dünyanın orta yerinde beliren bir Natürmensch'tir. (doğa adamıdır) Uygarlaşmış olan dünyanın kendisi, ama dünyanın sakini uygar değil. Ondaki uygarlığı görmüyor bile, sanki doğaymışçasına kullanıyor onu. Yeni insan otomobili arzuluyor ve onun sefasını sürüyor, gel gelelim cennet ağacının meyvesi sanıyor onu.

 

Teknik özü itibariyle bilimdir, bilim ise saf haliyle ve sırf kendisi için ilgi uyandıramazsa var olamaz ve eğer insanlar kültürün genel ilkelerine karşı coşku duymazlarsa ilgi uyandıramaz. Eğer o coşku tıkanırsa , teknik ancak bir süre için hayatta kalabilir. İnsanoğlu teknikle yaşar, ancak yaşamı teknikle beslenmez. Teknik kendini besleyemez, kendi gücüyle soluk alamaz, kendi kendisinin nedeni değildir. Konuyu derinlemesiye incelemek tekniğin temellerini tüm ayrıntılarıyla belirlemek çok ilginç olurdu. Ama sorun iyice aydınlatıldığında bile, kitle insanının onun bilincine varacağı beklenmesin. Kitle insanı mantığa kulak vermez, yalnızca başı derde girince öğrenir. Her gün yeni bir icat sürülüyor piyasaya, kitle insanı da alıp kullanıyor, yararlanıyor. Buna karşın kitleler bilime daha iyi bir donanım sunabilmek için kendi kendilerinden nakit ve özen gerektiren bir çaba göstermeyi aklına bile getirmiyorlar.

Doğa hep oradadır. Kendi başına ayakta durur. Onun bağrında, ormanda, kimseyle karışıp görüşmeksizin yabanıl olabiliriz, salt doğadan ibaret olan bir dünyada olabilir bu. Ama bizimki gibi, uygar bir dünyada olamaz. Uygarlık öylece orada hazır ve nazır değildir, kendi başına ayakta duramaz. Siz kalkarda uygarlığın nimetlerinden yararlanmak ister, ama uygarlığa destek olayım diye tasalanmazsanız, başınıza gelecek var demektir. Bugünden yarına uygarlıksız kalıverirsiniz. Bir dalgınlık hatası, bir de bakmışsınız ki, çevrenizde ne varsa buhar olup uçuvermiş! Sanki salt doğayı gizleyen paravanlar varmış da kaldırmışlar gibi, ilkel orman yeniden ortaya çıkıverir. Orman her zaman ilkeldir. Ters açıdan bakarsak ilkel olan her şey ormandır. Kitle insanı sanıyor ki içinde doğup yararlandığı uygarlık doğa gibi kendiliğinden, ta başlangıçta oluşmuştur, işte bu yüzden kendi de ilkel bir yaratığa dönüşüyor. Uygarlık ona yabanıl ormanmış gibi geliyor.

**************

Özetle, Avrupa toplumu ilk kez öylece, sıradan halk adamının eline bırakılmıştır. Ya da eskiden başkalarınca yönetilen halk adamı dünyayı yönetmeye karar vermiştir. Bu yeni kitlenin psikolojik yapısı aşağıdaki gibidir. 1- Yaşamın kolay, bolluk içinde olduğu yolunda doğuştan gelme, kökten bir izlenim, dolayısıyla yüreğinde hakimiyet ve zafer duygusu buluyor. 2- Kendini nasılsa öylece ortaya koymaya, zihinsel ve ahlaksal -varlığını uygun ve eksiksiz saymaya davet ediyor. Kendinden hoşnut oluşu, kendi dışında her kuruma kulaklarını tıkamaya, kendi görüşlerinden kuşku duymamaya, başkalarını hesaba katmamaya yöneltiyor. İçindeki hakimiyet duygusu onu sürekli olarak başkalarına hükmetmeye özendiriyor. Böylece yeryüzünde yalnız kendisi ve türdeşleri varmış gibi davranmaktadır. 3- Her şeye burnunu sokacak, kendi sıradan görüşünü dayatacak, ihtiyat, başkalarını gözetme, sakınca, çekince nedir bilmeyecek, “doğrudan eylem” rejimine uyacaktır.

Şimdi her yanda cirit atan, yüreğindeki barbarlığı her yere dayatan o şahıs, gerçekte insanlık tarihinin şımarık çocuğudur. Salt mirasyedi gibi davranan şımarık bir mirasyedidir. İşte bu “kendinden hoşnut küçük bey” dünyaya keyfinin istediğini yapmaya gelmiştir. Aile çevresinde en berbat suçlar bile cezasız kalabilir; bir çok eylem aile içinde, onun bağrında hoşgörüyle örtülebilir. Ama küçük bey evin dışında da içindeki gibi davranılabileceğini sanır. Bu yüzden keyfinin istediğini yapabileceğine inanır. Varlığının neredeyse tamamı sahteliktir. Salt hafiflikten ötürü, doğrudan doğruya her türlü trajediden sıvışmak amacıyla kendi kendisinden ve her şeyden kaçar. Olması gereken şeyi reddeden kişiye kalan yaşam biçimi, olsa olsa alçalma, yozlaşma olur. Kendi sahici varlığı o yüzden ölmez, suçlayıcı bir gölgeye, bir hayalete dönüşür, ona yaşam biçimini sürekli olarak sürmekte olduğu yaşamın, sürmesi gereken yaşama kıyasla daha alt düzeyde olduğunu duyurur. Alçalan kişi, intihar ettikten sonra hayatta kalmış biridir. Kitle insanın var oluşunun ekseni samimiyetsizliktir. O her düzlemdeki trajik, kesin tavırlar koyma telaşı görünüşten ibarettir. Trajedicilik oyunu oynarlar, çünkü uygarlaşmış dünyada sahici trajedinin gerçekleşeceğine inanmazlar.

Avrupada genel bir maskaralık kasırgası esmekte. alınan ve sergilenen tavırların neredeyse tamamı baştan sona sahte. Gösterilen tek çaba, kendi yazgısından kaçmak, onun su götürmez gerçeği karşısında duyarsızlaşmak, bireyin olması gerektiği şeyle yüzleşmekten sıvışması yolunda. Kişinin olanca varlığıyla, çekincesizce kendini ortaya koymadığı, yanar-döner tavırlarla yaşanılan her yerde güldürü vardır. Kitle insanı ayağını kendi yazgısının kaya gibi kesinliğine basmıyor, onun yerine sanki boşlukta asılı kalmışçasına, bitkisel bir yaşam sürüyor. Bu yüzden bu ağırlıksız, köksüz yaşantılar hiçbir zaman olmadığı gibi en hafif akıntılara kapılıp sürükleniyorlar. Akıntılar ve sürüklenmeler çağı bu. Hemen hiç kimse, sanatta, politikada, düşüncede ortaya çıkıveren yüzeysel burgaçlara direnmiyor. Aynı nedenle kof söz sanatı her zamankinden daha büyük bir zafere ulaşıyor. Çevresi onu şımartıyor; çünkü uygarlıktır o çevre, bir yuva, bir baba evi yani. Kendinden üstün mercilere kulak vermiyor, hele kendi yazgısının kaçınılmaz dibine ayağını değdirmeye zorlayacak bir şeyleri hiç mi hiç hissetmiyor.

********************

Toplumsal yaşamı yönlendiren tek gücün para olduğunu söylüyorlar. Bu deyişte hata payı doğru payından fazladır. Ancak bir oranda hak vererek bu hükmü kabullenmekte sakınca yoktur. Bu fikrin içine bazı maddeleri eklemek ve çıkartmak gerekir. Tarihin bir çok dönemlerinde şimdi söylenen şey söylenmiştir. “İnsanı insan yapan şey parasıdır parası” denilmiştir. Peki bu durumda paranın gerçekte sahip olduğundan daha az güce sahip olması gerektiği inancı nereden çıkıyor. O buyurgan güç karşısında en yürekten en acıklı çığlıklarla yakınılan çağların ortak özelliği, ahlaksal bunalım ve geçiş dönemleridir. Şöyle ki: Bir çağda geçerli olan toplumsal ilkeler gücünü yitirmiştir de, onu izleyecek olan çağın ilkeleri henüz olgunlaşmamıştır. Para kendisine aşağılayarak atfedilen güce aslında sahip değildir de, etkisi ancak toplumu düzenleyen diğer tüm güçler geri plana çekildiğinde mi kesinlik kazanır? Anlaşılıyor ki, parada o gücün bulunmaması gerekiyor, çünkü aslında kendine ait değil, başka güçlerin bıraktığı boşluktan yararlanmakta.

Yine de, fikrimce çağımızın gelmiş geçmiş tüm çağlara kıyasla daha fazla para canlısı olduğu kuşkusuna ağırlık kazandıran bir neden var. Çağımız da bir bunalım çağı: Daha birkaç yıl önce geçerli olan değerler etkilerini kaybetmiş durumda. Toplumsal yaşantıya ne din egemen, ne de ahlak. Entelektüel ve sanatsal kültüre verilen değer öncesine kıyasla azalmakta. Geriye kala kala para kalıyor. Para bir şeyleri satın alabilmeye yarayan bir araçtan öte bir şey değildir. Ama satın alınacak az şey varsa, para ne denli bol olursa olsun, etkisi fazla olmayacaktır. Paranın toplumsal gücü nesnelerin çokluğu oranında artar, yani doğrudan doğruya paranın miktarı arttığı oranda değil. Modern endüstri tekniğin akıllara durgunluk veren icatlarıyla birleşince, son yıllarda piyasaya öylesine bol, öylesine çeşitli ve farklı nitelikte nesneler sürmüş bulunuyor ki, para özündeki amacı olağanüstü geliştirebiliyor : O amaç satın alma eylemidir. Önceki yüzyılda büyük servetler yok değildi, ama satın alacak pek fazla bir şey yoktu. Varlıklı birinin satın alacağı şeyler sınırlıydı. Oysa şimdi adamın biri kente geldikten sonra, dört gün içinde çevrenin en ünlü ve imrenilen kişisine dönüşebiliyor: Vitrinlerin önünde gezinerek en nitelikli malları seçip satın alması yeterli. Pekâlâ Öyle bir robot da düşünebiliriz, otomatik olarak elini cebine atabilsin yeter, kentin en ünlü kişisi olması işten bile değildir.

*********************

Daha önceki kuşaklarda gençlik olgunluk kaygısıyla yaşardı. Yaşlılara hayranlık duyardı, onlardan kurallar (sanatta, bilimde, politikada) devralırdı, onların beğenisini bekler, onları rahatsız etmekten çekinirdi. Kendini toyluğuna teslim ederdi, yaşamın bir kenarında kalırdı. Gençler gençliklerini uygulanması gereken kurallara karşıt bir şey gibi algılarlardı. Görenekler, topluluğun zevkleri olgun kişilere uygun yaşam biçimine uyarlanmıştı, gençler onların bıraktıkları artıklarla yetinmek      durumundaydılar. Giyimde bile ihtiyarlara öykünmeye zorlanırlardı. Bugün ise gençlik durumun tartışma getirmez hakimi oldu; davranışlarıyla ileri yaştakilerin ona vız geldiğini açıkça ilan etmekte. Günümüzün genci gençliğini öylesine bir kararlılıkla, öylesine gözü kara yaşıyor, dünya sanki yalnızca onunmuş gibi. Olgun yaştakilerin onun hakkında ne düşündükleri umurunda bile değil. İşler tersine dönmüş. Günümüzde yaşlılar neredeyse tedirgin yaşıyorlar, sanki hayat hakları yokmuş gibi, belli belirsiz bir duygu içindeler. Dünyanın öylece gençliğin istilasına uğramış bulunduğunu fark ediyorlar ve alttan alan davranışlar sergilemeye başlıyorlar. Bugün Avrupa'nın tümünde toplumsal yaşantı yalnızca gençler gönüllerince yaşasınlar diye düzenlenmiş durumda. Yaşlılar yaşamsal dolaşımın dışına itildiler.

Gençliğin ömrün bir aşaması olarak kendi hakları var. Ancak, kendi üstüne kapanmakla, daha sonraki aşamalara taşıyacak olan gemileri yakmakla, sanki ömrün geri kalan kısmına baş kaldırıyor, ayrılıkçılık ediyor gibi. Gencin yaşlanmaya hazırlanmaktan başka şey yapmaması yanlış olduğu gibi, o ihtiyatı hepten gözardı etmek de az buz hata değil. Bilim, teknik, zenginlik, hayat bilgisi , her çeşit icat gençliğin yararına ve keyfine sunulmuş durumda. Böylesine şanlı olan bugünün gençliği olgunluk çağına beceriden yoksun olarak varma tehlikesiyle karşı karşıya. Bugün gençlik nedir bilmemiş yaşlı kuşağın, onun için hazırlamış oldukları eğlence yaşantısının çiçeklerini toplamakla meşgul.

Zamanımızın gençlerin çağı olduğuna kuşku yok. Tarihin sarkacı şimdilerde gençlik lehinde. Öyle ki kırkına yaklaşmış bulunan kuşak gelmiş geçmiş kuşakların en talihsizi olmak durumunda. Çünkü gençliklerinde Avrupa'da yaşlılar egemendi, şimdi olgunluk yaşına vardı ya, hakimiyetin gençliğe geçmiş olduğunu fark ediyor. Sözün kısası, hep dünyanın gidişine ters yönde gitti, mersin balığı misali, zamanın akıntısına karşı yüzüp durdu. Kendini uygun bir akıntının sürüklediği biri gibi hissetmemiş olmak, belirsizlik içinde yaşayıp gitmek, varoluşun yüzeyinde kendi gücüyle tutunmak. Ama şu da var ki, bir an bile kendini bırakmamak, insanı sımsıkı disipline sokmuş, arıtmıştır. En fazla çarpışmış olan kuşaktır o, çok sayıda çarpışmayı kazanmış, ama zaferlerinin tadını en az çıkartmış olandır.

Bir durumu daha belirlemek durumundayız. Gençlik çağı! Hiç kuşku yok. Tamam ama, erkeksi mi, kadınsı mı? Tarih çehresinde yalnız erkekler belirgindir. Kadın yaşamın dibine itilmiştir; öyle ki, uzaklardan bakma durumunda olan tarihçi onu belli belirsiz görür. Çağımızın yalnızca bir gençlik çağı değil, erkeksi bir gençlik çağı olduğu anlaşılıyor. Dünyayı fethetmiş olduğundan ötürü değil, küçümsediğinden ötürü. Erkeksi gençlik kendi kendini dayatıyor, zevklerine ve heveslerine, tercihlerine bırakıyor kendini, geri kalanı vız geliyor ona, hiçbir şeye baş eğmiyor, hayranlık duymuyor. Gençlik kavramından başka hiçbir şeye, hiç kimseye “hizmet etmeme” yönünde kararlılığı ve fikir birliği insanı şaşırtıyor.


Filyos’un Fabrikası, Trenleri, Radarı

21 Şub 2009 04:29 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı   [ 8 Ara 2012 23:56 güncellendi ]

Duydum ki, Filyos Ateş Tuğla Fabrikası kaderine terk edilmiş, kapanmak üzereymiş; öyle diyorlar. Bakkal dükkânı sanki mübarek, bir sabah (1940 lı yılların sonunda) açtık, akşam oldu (2010 yılı sonunda) ışıkları söndürdük, kepengi çektik, asma kilidi dış kapıya vurduk. Bu kadar basitmiş demek, gücendim, içerledim; o kadar duygulandım ki…

Mesleğim gereği incelediğim firmalarda edindiğim ticari hayata ilişkin tecrübelerimden yeri gelmişken söz etmek isterim. Şöyle ki: Şoförleri dahil tüm elemanları yakın akraba olan kalabalık bir aile şirketinin, sipariş aldıkları emtiayı toparlayıp depolayarak kendilerine ait bir/iki tırla ihraç ettiklerini, yıllardır (az da olsa) devamlı zararına iş yaptıklarını tespit ettikten sonra, rantabl olmayan bir konuda çalışmakta neden halâ bu kadar ısrar ettiklerini sorduğumda, “Giderlerimizin çokluğundan kâra geçemiyoruz, ama bizim giderlerin büyük bölümü kendi yakınlarımıza ödenen ücretlerden kaynaklanmaktadır. Değil ise, yedi sekiz akrabamıza nereden böyle iş bulup istihdam yaratabilirdik.” şeklinde cevapları bana çok makul ve ilginç gelmişti. Ücret ve benzeri bazı giderler, karşı tarafın geliri olacağı için, zarara sebebiyet verseler de, global bakışla değerlendirildiğinde, ülke ekonomisi ve istihdam açısından zararlı değil faydalı bile sayılabilir. Hükümetlerimizce (neticede, işçiler de devlet babanın yakınları, bir bakıma öz evlatları sayılacağı için) fabrikamızı devretmeden önce bu tarz tahlil ve hesaplamalar keşke yapılmış olsaydı. Belki o zaman, fabrikanın mülkü değil de, sadece işletme hakkının devri akıllara gelebilirdi. Böylece, bu işi çok iyi bilen, tecrübeli, işletmeyi çalıştırıp işletebilecek, üretimi bir şekilde sürdürebilecek, idarecilik vasfına haiz kişi veya kuruluşlar özendirilerek, heveslendirilir, faaliyetine devam etmek şartıyla fabrika bunlara devredilirdi. Hatta, işçilerin hatırına, kamu kaynaklarından biraz taviz verilerek, bir miktar zarara da katlanarak, ücret başta olmak üzere makro düzeyde elde edilecek pek çok kazanca karşılık sayılarak, eksinin artıyla telafisi cihetine gidilebilirdi. Her neyse, olan olmuştur, ne desek boş artık. Bir süreçti geçti gitti, fabrikamız da insanoğlu gibi doğdu, yaşadı ve öldü. Kalü inna lillahi ve inna ileyhi raciun.

Bilindiği gibi, Zonguldak’ın kömürü Karabük’e Demir Çelik Fabrikası’nın kuruluşunu sağlamıştır. Bu fabrikanın yüksek fırınlarının yapım, onarım ve bakımında ateşe dayanıklı tuğla son derece önemli bir materyaldir. İşte, fabrikamız bu ihtiyacı karşılamak üzere kurulmuş, İzmir Metaş dahil bu sayede uzun yıllar pazar sıkıntısı çekmemiş, konusunda tek ve tekel konumunda, güzel günler geçirmiş , böylece, Filyoslulara da güzellikler yaşatmıştır. Kısaca, fabrikanın oluşumu, doğuşu budur. Ülke sanayisinde önemli rol üstlenmiş, Filyos ve civar köylerin istihdam sorununu büyük ölçüde çözümleyerek işlevselliğini sürdürmüştür. Zamanla, aynı konuda pek çok fabrikanın kurulması, pazar payının daralması, ürettiği ürünleri bir türlü çeşitlendirememesi ve benzeri etkenlere ilaveten ehil ellerde yönetilememesi, ağır ve ölümcül hastalıkları beraberinde getirmiş, sonuçta bu noktaya gelinmiştir. Yaşam böyledir işte, inişlerle çıkışlarla alçalıp yükselen dalgalı bir denizde, nedendir bilinmez dalgasını geçmektedir hepimizle.

Sanayici olmak çok zordur; al/sata pek benzemez; istif, stok, rantiye gibi şeyler hiç sökmez. Hammadde temini, enerji sarfiyatı, mamul için depo ve tıkır tıkır çalışan piyasa/pazar gereğine ilaveten işin içine bir de emek faktörü girmiştir ki, (aman Allahım) alın teri su gibi akar, işçilerin geçim derdi ve haklı talepleri gün be gün artar, tabi ki gün gelir işletme sahibinin de kafası atar. Bu işten anlayan aynı konuda iş yapan emsal firmalar (Çanakçılar, Yurtbay, Selko, Çaytaş ve benzerleri) ikna edilerek, sadece işletme hakkının devriyle bunlar devreye sokulabilseydi, yapılacak konsültasyonla hastayı sağaltıp ayağa kaldırmak belki mümkün olabilirdi. Hemen şu anda aklıma geliveren diğer bir husus da, Çiller’in başbakanlığında 1994-1995 yıllarıydı, Kardemir’den sembolik meblağlarda işçilere pay (aynı zamanda moral ve şevk) verilerek fabrikada iyileştirme sağlanmıştı. Bu örnek aynen fabrikamıza da uygulanabilir miydi acaba? Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu fabrika, (başlangıçta istimlak bedeli dahi ödenmeden temel atılan bu koca tarla) Filyoslularındır, baştan beri orada çalışanlarındır, halende öyledir. Şayet, fabrikadan devlet dahil (tekrar alıp, satıp, yıkıp, dönüştürüp veya bir şekilde) birileri rant sağlayacak ise, öncelikle işsiz kalan işçilerin nemalandırılması gerekmez mi? Bitmez tükenmez sualler bir yana bu noktada, hepimizi gülümsetecek müstehzi bir anımı size de nakledeyim, gülelim biraz ağlanacak halimize. Fabrika işçisi rahmetli X.. bey amca bir gün evinde gecikip ağırdan alırken, hanımı çabuk olması için uyarmış “Adam adam, işe geç kalıyorsun mühendisler kızacak” demiş. Amcam da “Mühendisler kim oluyomuş gız, orası bizim gabak bostanı değil mi, işe giderim gitmem kime ne?” diye cevap vermiş. Gerçekten de Filyoslular bir zamanlar o bostanda tuğla yerine çoook kabak yetiştirip üretmişlerdir. Bu da bilinsin istedim.

Ben sanayici değilim, teknik konulara pek aklım ermez, bunlar benim işim değil, erbabı olanlar bu konuları enine boyuna tartışırlar. Zaten, fabrikanın hastalandığı, kötüleştiği son günlerinde bilindiği gibi Filyos’tan uzaktaydım. Takdir edileceği gibi, bu acıklı sona yaklaşırken neler yaşandı tam olarak bilmem mümkün değil. Dolayısıyla, çocukluğumu ve gençliğimi yaşadığım hep özlediğim güzel günlerdeki Filyos ve fabrikası hakkında tahliller yapabilirim ancak. Nostaljik takılarak, dönüp maziye baktığımda, neler görüyorsam sadece onları, hissettiklerimi yazabilirim. İşte, gözlerimi kapayıp o günlere daldığım anda, anılar giyinip kuşanıp hüzne bürünüyor anında, ya yaz ikindisinde kalenin başından esen bir deli poyraz oluyor, ya da gece yarısı geç vakit Geriş’ten aşağı ürkek bir çocuk gibi ıslık çalarak denize inen melankolik bir dışarı rüzgârına dönüşüyor, aniden insanın içini titreten. İkinci vardiya şimdi işten çıkmıştır. Köylerine gitmek için arabayı veya sıfır kırkı bekleyenler, voliye/balığa çıkacaklar, köpekleriyle/tüfekleriyle Zonguldaklı avcılar sabahçı kahvesine doluşmuşlardır. Fırından yeni çıkmış buharı tüten sıcacık ekmek arasına Sana yağı, peynir katıp taptaze tavşan kanı çay içip içinizi ısıtmanın, biraz da gece yarısı sohbetiyle ısınmanın tam zamanıdır; hiçbir yerde bulunmaz, tadına doyum olmaz.

O günlerde bizim gibi başında kavak yelleri esen, en ciddi konuları bile karikatürize eden, ekmek elden su gölden geçinen gençler için fabrika dediğin nedir ki ? Durup baktığımızda, ambarlar, atölyeler, fırınlar v.b. gibi bir yığın ölü mekan arasında gürültü patırtıyla koşuşturan işçiler, yağ/pas, toz/toprak içinde biraz kül biraz duman fabrika dedikleri hepsi bu. Çalışanlar bir an evvel vardiyasını tamamlayıp karta basıp çıkıp gitme sevdasında, ya da derdinde. İnsanoğlu böyledir, olayları yaşarken mutsuz ve muzdariptir; içinde bulunduğu durumdan (çalışma koşullarından, hayat pahalılığından, ondan, şundan, bundan) hoşnut değildir; hep şikayetçidir. “Anlatılmaz bin dert ile geçiyor çileli ömrüm, Bir vefasız kederinden eriyor garip gönlüm” şarkısı dilimizden hiç düşmez nedense. Oysa, o yıllar kuş olup uçtuğunda, su gibi akıp gittiğinde, olaylar taşa/toprağa, havaya/suya, şey dediğimiz eşyalara sindiğinde, sahnedekiler, yaşananlardan, kendi canlarından ve kanlarından bu mekanlara, ölü denilen bu nesnelere (Ekonoma, ve Ateş Spor’dan başlayarak dış kapı bekçi kulübesinden, lokalinden, revirinden, misafirhanesinden, lojmanlarından, sinemasından, idari kısma ve işletme sahasına kadar) adeta ruh verip can katarak canlılık kazandırmaktadır. İşçilerin neredeyse tamamına yakını Filyos ve civar köylerinden, müdürler/mühendisler/şefler ise diğer şehirlerden gelirlerdi; bazıları bizim hocamız olur, ortaokulda Fizik, Kimya, İngilizce gibi derslerimize girerlerdi, çocuklarıyla aynı okullarda/sınıflarda okur arkadaş olurduk. Kim bilir, şimdi her biri nerelerdedir, hangi makam, mevkilerdedir, kaderleri nedir bilemeyiz. Artık onlar, kendi Filyoslarını yanlarında alıp götüren Filyos’tan uzakta (Filyosla) yaşayan Filyoslulardır. Amerikalı yazar W.Faulkner’in dediği gibi, “The past is never dead, it is not even past” Geçmiş asla ölmüş değildir. Hatta o geçmiş bile değildir.

Asfalt başında arabasının içinde Mustabey, özellikle ay başlarında para atmadan pas geçen işçileri sitemli bir öksürükle ikaz eder; çok sinirlendiğinde eliyle hareket çeker, hafiften küfür de kayardı sanki. Hadi, ağzından kaçardı diyelim. Yine o asfalt başında 1968 yılı olmalı, davullu zurnalı bir çocuğumuz (grevimiz) olmuştu; günlerce sürmüş, uzadıkça uzamıştı. Coşkuyla oynayıp zıplayan, yüzlerindeki gülücükle mutlu/memnun görünen işçilerimiz, gam yüklü tasalı başlarını çalgının ritmine uydurup sallarken arada bir bilinçsiz boyun büküşlerinde, mahzun bakışlarında, sanki çoluk çocuğun rızkını, geçim derdini hatırlamış da gizlemeye çalışıyor hissi uyandırırdı bizde; ya da bize öyle gelirdi. Sonraları, duyduk ki, meğer iktidara yakın bir kodamanın yeni kurduğu tuğla fabrikası piyasada yerleşsin, pazardan pay alsın diye bu grev bilhassa teşvik edilmiş. İkide bir asfalt başı diyorum ya, bakmayınız, diğer bir adı da makas başıdır oysa. Malûm, Filyos’un kalbi, can alıcı noktası, merkezidir. Neden bu adlarla anılmış olabilir diye geçenlerde biraz düşündüm. Demek ki, Filyos o güne kadar hiç böyle bir asfalt, keza demiryolu görmemiş/duymamış sonucuna vardım. Neticede, her ikisi de bir kasaba için çok önemli yatırımların sonucudur. İşte, iş bilir, çalışkan belediye başkanlarının müteşebbislere yer gösterip destek vermesi, birazda istihdama yönelik rasyonel bir davranıştır. Anadolu gezilerimde, ziyaret ettiğim belediyelerde “Yeter ki, memlekete birisi bir çivi çaksın, yer bulamıyorsa gelsin başıma çaksın” diye feryat eden başkanları dinlediğim çok olmuştur.

Zaman, işsiz güçsüz bizim gibiler için bugünlerdeki kadar önemli değildi; biraz gırgır biraz da can sıkıntısı bir şekilde geçip gidiyordu. Saat de neymiş, hiç gerek kalmadan günün vaktini aşağı yukarı bir yerinden kavrayıp yakalıyorduk. Pek kulak vermediğimiz beş vakit ezan sesini saymazsak, şimdilerde tınısını çok özlediğim fabrikanın vardiya değişimlerindeki boru sesi saat ayarı gibiydi. Karabük’e kömür trenleri vakitsiz geçse de, yolcu trenleri geçiş saatleriyle anılıp isimlendirilirdi; Zonguldak’tan Çaycuma’ya geçişler buçukluydu; “dokuz buçuk balyesi, bir buçuk balyesi, beş buçuk balyesi” gibi. Canlılık, bir açıdan bakıldığında, hareketlilik demektir. Bu manada, trenler fabrika gibi durağan değillerdir. Ne yazık ki, yine de pek çoğumuz tarafından demir ve çelikten ibaret cansız bir metal yığını olarak değerlendirilmektedirler. Oysa, ağaçları yıllarca toprak altında kalarak kömürün oluşumunu sağlayan dağların denize dik indiği yol yapımına müsait olmayan Zonguldak’ta, uzun yıllar ulaşım sadece bol tünelli demiryolu vasıtasıyla sağlandığı için, trenlerin hatta istasyonların hemşerilerimde apayrı bir anlamı, unutulmaz anları ve anıları vardır. Nitekim, Cumhuriyetin onuncu yıl marşında, demir ağlarla örülen ve övünülen, Anayurdun dört köşesinden biri de bizim memleketimiz, bizim tünellerimiz, bizim hattımız, (Zonguldaklı maden mühendisi ve şair B.K. Çağlar’a) şiire ilham veren, biraz da bizim katkımız değil midir?

O trenler, yolcularıyla beraberinde başlarındaki derdi dumanı, gönüllerindeki aşkı sevdayı, hasılı sancısı içimizde sır gibi saklı en ağır yükleri taşımışlardır. Kompartımanlarında yaşanan sevinçler, hüzünler, hararetli sohbetler sıcacıkken buharlaşıp bulutlara karıştığında üşümüş yağmur olup yağmıştır; ya da tünellerin duvarlarına çarpıp cansız bir beden gibi sararıp solmuş, demiryolu boyunca yığılıp kalmıştır. Şimdilerde, derin uykularında kendilerini görebilecek farklı bir bakışın, tozlarını alıp silmeye/yaralarını sarıp sarmalamaya uzanacak vefalı bir elin beklentisinde, bir kez daha yeniden o günleri yaşayıp yaşatacak bir yazarın, satırlarında dile gelip romanlara konu ve kahraman olma hevesinde çırpınarak esen yelde yaprak gibi savrulup/sürüklenmektedirler. Vaktiyle, o trenler uzayıp giden raylar üzerinde bizleri çok taşıdı, şimdi sıra (daüssıladaki) bizlerde. Biz taşıyoruz onları gönlümüzde; hiç gitmedikleri, görmedikleri yerlere, neredeysek oraya, kimimiz yurt dışına (Avrupa, Amerika) kimimiz de güzel yurdumuzun illerine/ilçelerine/köylerine/kentlerine en ücra köşelerine. Nitekim, İzmir’in Kordon’unda ya da Kadifekale’de bir kafede, yaz sıcağının esintili melteminin gün batımında Körfeze karşı biramı içerken, içimden ansızın geçen Ankara Postası’nın makinistine sessizce el salladığım oluyor bir süre. O trenleri çalıştıran ateşçiler, makinistler, babalarımız ya da falanca filanca amcalarımızdı; istasyonda tarifeye bakar, lokomotifin pompadan su alma süresince görüşür, getirdiğimiz yiyecek giyecekleri verir, harçlığımızı alır giderdik. Hepsi kayboldular, kaybolan yıllarla birlikte, bilinmez/dönülmez istasyonların birinde. Dünya telaşından uzak, huzur içinde suskun mezarlarında yatmaktalar şimdi; düdükleri ötmez, dumanları tütmez olmuş. Yine de bir teselli buluyor insan makinistleri gibi onlarında hiç (değilse) yoktan mezarlarını gördüğünde. Her birinin TC numarası, nüfus kütüğü, doğum yeri/tarihi, yaşam öyküleri kısaca yazılı üzerlerinde; mezar taşları gibi. Aydın’a giderken Çamlık’taki buharlı trenler müzesinde, ebedi istirahatgâhlarında sessiz/sedasız yatan lokomotiflerin arasında, Alman yapımı Çatalağzı hattında uzun süre çalışmış, eski bir baba dostunu ziyaret ettim. Halini hatırını sordum da, rahmetli babamla konuşmuş gibi oldum.

Bildiğim kadarıyla yeni doğan çocuklara Bahri yerine Deniz ismini koyuyorlar epeydir; oysa Bahri de güzel isimdir ve Deniz demektir; üstelik bahrinin kızlar için Bahriye’si de vardır. Zaten, bahriyeli de bahriden türetilmiş denizci anlamındadır malum. Yenilere hevesle, eskileri yırtıp attığımızda, Bahri ile birlikte bahriyeli de, sonrasında güzelim şarkılarımız da, türkülerimiz de beraberinde unutulup gitmektedir. “Gemilerde talim var, bahriyeli yârim var. O da gitti sefere ne talihsiz başım var” – “Denizde dalga gemide halka, canım cicim bahriyeli, çabuk beni sakla.” – “Bahriyeli güzelsin niçin beni üzersin. Öldürürsen sen öldür günahıma girersin”

Yazık ki, Filyos’un radarı da yıkılacakmış, bugün/yarın yakındır diyorlar. Orada bahriyeli erler, subaylar ve İngilizler yıllarca görev yaptılar; sonra da ipi kopmuş tespih tanesi gibi dağıldılar, her biri bir yöne gitti. Muhtemelen bir gün Filyos’a dönmek, bu mekânları tekrar görmek için can atıyorlardır şimdi. Onlarla dostluk, ahbaplık, yarenlik yapar, okey/futbol oynar, ava/balığa giderdik. İngilizlerle de (biraz da) İngilizceyi öğrenmek için tavla oynar, balığa gidip kafayı çektiğimiz olurdu. İlk kez ‘fishing rod’ denilen makaralı kamışı iskelede balık avlarken onlarda görmüştüm, şimdi herkesin elinde. Küçük çocukların gözünde onlar İngiliz falan değil de ‘Hello’ lardı; Land Rover arabalarıyla Beyler’den geçerken ‘Hello’ diye bağrışırlardı, selamlaşmadan mahalleden geçilmezdi. Kalenin ucunda denize hakim tepenin tam üstünde, denizin altını üstüne getirerek radarlarında neleri gözleyip tespit ettiklerini tabi ki biz bilemezdik, şahsen ben ‘görev sırrıdır’ der geçer, merak dahi etmezdim. Oysa, engin bir denizin yüzeyinde ve sahilinde, yazında/kışında, dört mevsim gecesinde/gündüzünde çıplak gözle izlediklerimi, suda oynaşan uskumru sürülerini, peşlerinden atlayıp/zıplayan yunusları, aç gözlü martıları, aniden patlayan dev dalgaları, kardan beyaz köpükleri, bembeyaz pamuk tarlasında batıp çıkan eski iskeleyi, yeni iskelede kızıllıklar içinde yanan gün batımını, sahipleriyle kumda yan gelip yatan kayıklarını ve bıldırcın yağmurlarını, hasılı ne varsa o günlerden kalan, halâ gözlerimin önünde akıp giden, ekrandaki siyah beyaz o filmi, hiç unutmadım ki.

Fabrikalar, trenler, radarlar ve benzerleri zamanla fonksiyonlarını tamamlayıp iş göremez duruma geldiklerinde, yaşlanıp emekliye ayrıldıklarında bizim gibi ömrün son demindeler demektir. Önünde sonunda ölüm, (sinsi bir kurttur, döner dolaşır kapıya vurur) canlı ya da cansız hepimiz için mukadderdir. Ne var ki, trenlerden gemilerden jilet yapmak, anılarla yüklü mekanları dozerle yıkıp ortadan kaldırmak, (Filyos’tan yakınan, bıkan, usanan, can sıkıntısından patlayan ama biz uzaktakileri de Filyoslu saymayan) sizleri bilmem ama (Filyos’tan uzakta anılarla yaşayan, Filyos özlemiyle yanıp tutuşan Filyoslulara) bizlere dokunuyor doğrusu. Bize bizi anımsatan, maziyi yaşatan ne varsa, olduğu veya öldüğü gibi bırakmak, bilinen/bulunan mezarlarında ziyaret etmek, geleceği kalmayınca geçmişiyle yetinen az buçuk görmüş geçirmiş birinin yaşlı gönlü, böyle olmasını arzu etmekte ama, aması var işte. Bu şarkı/yazı burada bitmez; devamı tamamlandığında mutlaka gelecektir. Şimdilik kaydıyla gerçek bir yazardan alıntıyla anlatıma son verip bir süre için vedalaşmış olalım. Tamam mı?

1900 lü yılların başındaki Paris sosyetesini (Aristokratları/Burjuvaları) çok güzel anlatan, anlaşılması güç bir dil kullanan, entellerce entelektüel olmanın gereği görülerek hava basmak için her kitabının basımı piyasada beklenen ve anında satılıp tükenen Marcel Proust’un, bir romanında çocukluktan gençliğe geçerken yakın komşuları ve kendisinden yaşça büyük uzaktan aşık olduğu Madam Swan’ın, her akşam aynı saatlerde Şanzelize’den (otomobiller henüz yokken) lüks atlı arabasında şaşalı geçişlerini, sonra da bu görüntülerin kaybolup kesilişini, bu mekanlara ilişkin hüznü anlatışı çok hoşuma gittiği için aşağıya aynen aldım.

“Her mevsimde başka bir mevsime ait yolunu şaşırmış günler bulunur, bu günler bizi alıp o mevsime götürür. Benim bildiğim gerçeklik artık yoktu. Madam Swan’ın eskisi gibi aynı anda ortaya çıkmaması bile, caddenin farklı olması için yeterliydi. Eskiden bildiğimiz yerler, kendilerini kolaylık olsun diye yerleştirdiğimiz mekanlar alemine ait değildirler sadece... O zamanlardaki hayatımızı oluşturan birbirine bitişik izlenimlerin ince birer dilimidirler. Belirli bir görüntünün hatırası, belirli bir anın özleminden ibarettir; ve evler/yollar/caddeler de, heyhat seneler gibi uçup giderler.”
Saffet Kumbas

1-6 of 6