2 May 2009 14:04 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı
[
2 Haz 2009 00:09 güncellendi
]
"Kimdim ben?" Katil ve kurban. Ellerimde başkalarının kanı var, başkalarının ellerinde de benim kanım. Bir cinayet işledim; belki de pek çok cinayet işledim. Nasıl olsa bütün ipuçlarını temizledi hafızam. Bir cinayete kurban gidiyorum. Belki de pek çok cinayete kurban gidiyorum. Nasıl olsa inanmıyorum ardımdan tutulacak mateme. Katillerimin yüzlerini seçemiyorum; isimlerindense geride harfler kalacak sadece. Binlerce kelime, onlarca hikâye var boğazımda düğümlenmiş. Susuyorum konuşmam gereken yerlerde; dilimi tutamıyorum ne zaman susmam gerekse. Anlatacak çok şeyim olsa da, emin değilim anlaşılmak istediğimden.
|
2 May 2009 13:40 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı
[
2 Haz 2009 00:09 güncellendi
]
altı çizilenler: "Şimdi tek istediğim nefes alabilmek, ötesinde yok gözüm. Kaçmak da mümkün buradan elbette ama benim istediğim kaçmak değil ki. Ne varmayı arzuladığım bir öte diyar, ne de bir yerlerde bıraktığım kayıp bir cennetim var. Sadece çıkmak istiyorum. Çıkmak da değil, çıkabilmek. Ben o ihtimali seviyorum. seçeneğim olmasını, kapının aralık kalmasını. Durmuşum bir eşikte, ne bir adım geri, ne bir adım ileri, uzatmışım kafamı aralıktan dışarı, sırtımı dönmüşüm o cehennem sıcağına, mutlu mesut, çocuk çocuk soluklanıyorum serinlikten, ötesi gerisi ne gam." (s.II)
"Akışkan değil, yapışkan bir sıvı gibiydi endişe teninin üzerinde. İstese de çekip çıkaramazdı sanki, derisini de beraberinde sökmeden." (s.IV) "...birlikte kaçar, birlikte uçar, beraber yaşamaları beklenenlerin yanında tutunamayanlar. O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan...En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir, uçar. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran." (s.V) "Önemli olan gidilecek yer ya da güzergah değil, gitme fikrinin kendisi... Yaşadığımız şehrin dışında, elbet bir gün gidebileceğimiz, gidince yerleşebileceğimiz, yerleşince sevebileceğimiz bir başka diyar olmalı. Yoksa tahammül edemeyiz. O başka diyar'ın başka başka isimleri olmalı; kişiye, duruma ve döneme göre değişen." (s.IX) "Kimlik dönüşümü hırçın bir usturayla bileyliyor insanları. En keskin fanatikler, değişim geçirenlerden çıkıyor nedense. En ateşli sigara karşıtları, vaktiyle baca gibi tüttürenler. Olur olmadık yasakları anlamlı bulanlar, geçmişte o yasakların hedef tahtası olanlar. Sonradan dindar kesilenlerin katılığından, hırçınlığından geçilmiyor; bir dinden bir dine dönenler ise sadece gemilerini değil, o gemilerde kalanları da yakmaya hazır görünüyor. En tövbekarların arınmışlığı ürkütüyor beni. İster din olsun, ister siyaset, en acımasızlar gene tövbekarlardan çıkıyor, onlara eski hallerini hatırlatabilecek hiçbir şeye tahammülleri yok." (s.XI) |
2 May 2009 13:21 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı
[
2 Haz 2009 00:09 güncellendi
]
Bu masal ‘onların’ hikayesiydi... Bu masal bizim hikayemizdi... Bu masal sizin hikayenizdi... Bu masal, kendini, kendi şehrinde yabancı hissedenlerin hikayesiydi. Bu masal, tüm yaşamlara karşın, Boğaz’ın sularını bir ana rahmi gibi görmek istememin hikayesiydi... Bu masal yanlış bir kulaçta ya da kürek sallayışta, o akıntıların biri tarafından yutulmaktan, bambaşka bir denize sürüklenmekten korkmanın hikayesiydi.”
arka kapağı; 'istanbul'un 'bati'ya en yakın yarımadasında, bir 'yabancı' olarak doğmak benim suçum değildi... istanbul'u bir masal gibi yaşamak da benim suçum değildi, başka kitaplardaki insanlara, ya da hayatımın bana yön veren hikaye ve oyun kahramanlarına zaman zaman benzemeyi istemek de, 'ötekiler'in sözcüklerini, eski bir yanılsamanın etkisiyle, ayırdına varmaksızın kullanmak, yeni bir yolculuk, bir kurtuluş umudu bilmek de... benim istanbul'um bir masaldı sonuçta... çocukluğunun masallarını, çocukluğunun insanlarını ve çocukluğunun istanbul'unu özleyen herkes icin... |
2 May 2009 13:13 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı
[
2 Haz 2009 00:10 güncellendi
]
'Sen sadece duyduklarım karşısında sağır kalarak değil, bir başkasını seçerek ve aramıza bir başka odayı koyarak, benden o kadar değerli bir şeyi koparıp onlara götürdün ki, yıllardır acısını duymadığım bir yarayı öylesine kanattın ki! (...) İçimden götürdüğüm ve bana artık asla geri veremeyeceğin parçam, benim zaferimdi, en nihayet yaşayabildiğim zaferimdi İnci. Bu zafer gücünü, bir kadının bana tutkuyla bağlanmasından alıyordu. (...)
O yaralı çocuklar, yaralarını kurmak istedikleri ailelere isteseler de istemeseler de taşırlardı hep. O yaralı çocuklar, sadece yaralı aileler kurabilirlerdi... Bir kaderdi bu sanki...'
Hayalleri, masalları ve yenilgileri olmayan insan, yaşadığını söyleyebilir mi? Ya o tutku ilişkileri? Bizi bir yerlere götüreceğine hep inanmak istediğimiz, o aşklar, o sevgililer? İlişkilerimizde duvarlar ören ve bunu bize hissettiren kimdir aslında? Kendini kazanmanın bedeli, birilerini kaybetmeyi göze almak mı? O hayalleri yolun neresinde yitiriyoruz?
Lunapark Kapandı, bu sorulara yanıtlar arayanların, diğer yandan da gidenlerin, gitmeyi bilenlerin ve hep aynı yerde kalanların, kendilerini bir odaya tutsak edenlerin hikayesi... Geriye, bir düzen kurduklarına inananların, oyunlarına sığınanların hayatın neresinde olduklarını sormak kalıyor...
Ve roman bir gerçeği gösteriyor: bu yalanlarımızla o kadar kalabalığız ki aslında...
|
23 Nis 2009 07:47 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı
[
26 Nis 2009 23:30 güncellendi
]
O yolu daha bin defa yürüyecekti. Hasankale-Erzurum, Erzurum-Hasankale, Hasankale-Köprüköy, Köprüköy-Hasankale… Bazen sislere gömülen, bazen de tipiyle uğuldayan ova, Palandöken’in devasa hayaleti, ağırlaşan toprak, ağaran tepeler, ağaran düzlükler, hastaların iniltisi, Nizamettin’in oradan oraya koşuşturan silueti, hayvanlarla peksimetlerini paylaşanlar, henüz ölmüş, amele mangalarının gömmesi için şosenin kıyısına bırakılmış, çarığı, kaputu yağmalanmış, ağızları, gözleri açık kalmış erler; atıştıran kar, tipiye dönen kar, kağnıların ezgisi, moraran ayaklar, bacaklar, günden güne yakınlaşan gökyüzü, beyaz, beyaz, beyaz… Mola yerlerinde birbirlerinin başına eğilenler, bit kıranlar, çözülen yakalardan içeri uzanan eller, iniltilerle sarsılanlar, ateşi yükselenler, titreyenler, kaynayan kazanlar, çamaşır kazanları; tifüs… Günlerin sırt sırta bindiği, anımsamanın yük olduğu beyaz ve uzun bir mevsim, açlığın ve soğuğun kurt olup kemirdiği gövdelere basıp yükselen sabahlar, ikindiler, akşamlar, gece yarıları. Menzilden menzile, çağların ayak izlerine basarak koşan, tipiye karşı soluksuz kalıp birdenbire sıçrayarak, böğürerek, kristalleşen havayı ümitsiz bir çabayla içine çeken eneze merkeplerin, develerin, atların düş gördüğü çıplak, beyaz, hazin bozkır. Hastalıklı bir uykudan ansızın uyananlar; fal taşı gibi açılan gözler. Kazakların boşlukta sallanan kılıçları, ağaçların arkasında parıldayan namlular, karanlığa suya atılmış bir taş gibi düşen ve halka halka aydınlık saçan fişekler, tenvir topları, patlayan lağımlar, siperlerin üstünden kuş sürüleri gibi geçen, sonra karlara sessizce gömülen kurşunlar, bir kurşunun kalbini delip geçeceğini düşünen, bin yıldır sakladığı bu korkusunu birdenbire açığa vuran, yirmi kiloluk ağırlığını karlara atıp ay ışığında büyülenmiş gibi yavaşça siperden çıkan gölgeler, gölgeleri görmek istemeyen, kaputunun içine çekilen başka gölgeler, kütüklüklerden telaşla çıkardıkları mermileri buz tutan yuvalara sokamayınca her şeyi fırlatıp çılgın gibi koşmaya başlayanlar, toprağa basıp donmamak için ağaçlara tırmanan, dallarda uyuyakalan etten meyveler, karınları kurtlar tarafından boşaltılmış, gözlerini kargaların oyduğu, bir zamanlar soluk alıp veren kaskatı heykeller, Plaston pususunda dağılıveren, sonra beyaz kayaların arkasında yaralıların başında ağlaşan ve ağlarken gözyaşı dökmeyen yılgınlar, taştan sert buzun üstünde kaymadan, düşmeden, kazma kürekle yol açmaya çalışan hayaletler; burunları artık koku almayanlar, elleri artık çarıklarını çıkaramayanlar, çıkarmaktan korkanlar, komutanları emrettiğinde çıldırmış gibi zıplayanlar, ölen katırların karnını yarıp içine girenler, yaralılarının kaputlarını, gömleklerini alıp çırılçıplak bırakanlar, ölülerin sırt çantalarına, battaniyelerine dokunamayanlar, tükenip yol kıyısına yığılanlar, onları görmemek için başlarını eğip geçenler, fırsat bulduklarında birbirlerini ayartıp yamaçlara vuranlar, köylerine dönenler ve köylerinden geriye hiçbir şey kalmadığını görüp yeniden birliklerine dönenler; bir zamanların yağız oğlanları, bir zamanların sevgilileri, bir zamanların umutları, beklentileri, çocukları; köylerin, şehirlerin sakinleri, çobanlar, kunduracı yamakları, barış halinin sessiz onaylayıcıları, kıdemliler, acemiler, tüyü bitmemişler, yorgunlar; bir çağın yaralarını sarsın diye kollarını, bacaklarını sessizce sıhhiyecilere uzatanlar |
11 Şub 2009 01:12 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı
[
26 Nis 2009 23:30 güncellendi
]
Bir şey yaşarsınız ama aslında yaşadığınız başka bir şeydir. Hıçkırarak ağlarsınız ama aslında kahkahalar atmışsınızdır. Sevgi, mutluluk, zafer, hepsi birer yanılsamadır. Yaşam kurgudur, gerçek düştür. Yalnızca inancınızla biçimlenen bir avuç hamur. Neye inanıyorsanız, gerçek odur. (Arka Kapak)
|
|
9 Şub 2009 05:51 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı
[
26 Nis 2009 23:48 güncellendi
]
Alıntı: Hatta, böyle zamanlarda yastığın hizasından eşyalara doğru bakarken, çoğu kez, insan herhalde uykudan kalkınca hemen uyanamıyor da, bir şeyleri gördükçe, o gördüğü şeyler kadar parça parça uyanıyor, diye düşünüyordum. Masayı görmüşse masa, kitapları görmüşse kitaplar, giysileri görmüşse giysiler, duvarları görmüşse duvarlar kadar uyanıyor, diyordum sözgelimi. Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum. Ardından da, olaya bu açıdan bakıldığından, var olan her şeyi asla aynı anda göremeyeceğimize göre, demek ki uyanmanın hiç, ama hiç mi hiç sonu yok, diyordum.
|
|
9 Şub 2009 04:34 tarihinde Bilinmeyen kullanıcı tarafından yayınlandı
[
26 Nis 2009 23:32 tarihinde Saffet Kumbas tarafından güncellendi
]
Hayallerin var ettiği hayatlardır anlatılan. Hayalleri olmadan bir hiçtir bu hayatlar. Yokluktur, tutunacak bir dalı olmayıştır... Geçmişte de yokluk vardır, gelecekte de. Her yanda acımasızlık, her yanda sevgisizlik... Hasan Ali Toptaş�ın ilk kez 1996 yılında yayımlanan romanı "Kayıp Hayallar Kitabı" işte böyle bir atmosfer çizer. Küçük bir kasabada geçen romanın baş kahramanı da yaşama katlanmak için hayallerine yaslanan Hasan isimli bir çocuktur. Kavga gürültü bir aileden, tıpkı kendi gibi hayalleriyle var olmaya çalışan bir babadan gelmektedir Hasan. Tek avuntusu, sürekli gizlice girip, sürekli kovulduğu sinema salonudur. Hayallerin sarayıdır... Kayıp Hayaller Kitabı�nda Toptaş, taşraya çeviriyor bakışları. Küçük dünyaların büyük yalnızlıklarını anlatıyor, tekdüzeliği, bir türlü değişmezliği, kaderine tutsak olmuş kasabaları ve insanlarını. Ve bunu yaparken, her zamanki gibi, şiirsel bir dil kullanıyor yazar. Olağanüstü çekici bir anlatımla okurunu alıp götürüyor taşranın boğucu havasına. Bir yığın bulmacanın içine bırakıveriyor, kayıp parçaları da serpiştiriyor oraya buraya. Edebiyat okuruna da bu bulmacaları çözmek, kayıp parçaları birleştirmek düşüyor. Kısaca "Kayıp Hayaller Kitabı", müthiş bir edebiyat zevki sunuyor... "... sonra ben öpüldükçe öpüp öptükçe öpülürken artık ağır ağır Kevser kıvamında kıvranıp duran bu hikayenin ta kendisine dönüştüğümü düşündüm ve bir yandan ellerimle ıslak mı - evet fena halde- ıslak bir vadinin baş döndürücü derinliklerine doğru ilerleren, biryandan da kasaba kırtasiyecilerinden satın alınmış ucuz bir dolmakalemle oturup gecenin bu vaktinde acaba kim yazıyor beni, dedim; sonra bir yandan o vadinin ıslaklığına olanca yalnızlığım, hasretim, ve diriliğimle gömülürken bir yandan da, hem kocaman bir bardakla çayını yudumlayıp hem de sigarasını tüttürerek acaba müsveddelerimi kim daktiloya çekiyor şimdi, beni kim diziyor satır satır, ya da çoktan dizilip basıldım da şu anda hangi okurun gözünde tekrar yazılıyorum, dedim; sonra..."
|
|