Konu Başlıkları

Yazdıklarım‎ > ‎

Devletler, Vergiler, Öneriler ve bir Kitap

2 Nis 2009 03:40 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı   [ 27 Ağu 2009 10:44 güncellendi ]

"Etme ar oku öğren ehlinden Herşeyin ilmi güzel cehlinden”

İnsanoğlu devlet düzenine gelinceye kadar belirli aşamalardan, evrelerden geçmiştir. Aile, kabile, aşiret, köy, kasaba, site, devlet şeklinde, günümüze gelmiştir. Geçmişte, devletsiz bir yaşam olduğuna göre, gelecekte de şimdiden kestirilemeyen farklı (belki,yine devletsiz) modellerin oluşması pekala mümkündür. Devlet denince akla egemenlik gelmektedir. Egemenliğin kullanımında devlet ve yurttaşın ilişkilerini teorik olarak üyelik, statü, görevler, eşitlik, katılım şeklinde özetleyebiliriz. Yurttaşın hakları ve görevleri vardır; devletin oluşumunda yurttaşla arasında (orijinal sözleşmeyle) sanki zımni bir anlaşma,bir rıza,bir konsensus mevcuttur. Milattan önceki dönemlerde Eflatun’un Sokrates’e atfen oluşturup kurguladığı devletin en önemli unsuru Sokrates’in bekçiler dediği, (doğru/dürüst ve yeteneklilerden seçilerek yetiştirilen) o günlerde bile çok önemsenen bürokrasidir. Üniversitelerde ayrı bir kürsüsü bulunan, tanımı ve fonksiyonlarına ilişkin sayfalarca kitap yazılan, teoride halâ lehte ve aleyhte görüşlerle tartışılan devlet hakkında uzun uzun nutuk atmak niyetinde değilim. Esas konumuzla ilgisine bina’en sadece bazı hatırlatmalar yaparak, ondokuzuncu yüzyıl ortalarında (yaklaşık birbuçuk asır önce) yazar Fransız anarşist Joseph Proudhon’un devletin dayatmalarına ilişkin aşağıdaki yakınmalarını vurgulamak isterim.

“Yönetilen, belirtilen, kaydedilen, üye yazılan, pullanan, ölçülen, sayılan, (Nüfus sayımlarında sayılan, devlet dairesinde ise sayılmanın derecesi tartışılan) değerlendirilen, ehliyet verilen, öğütlenen, yasaklanan, reform gören, düzeltilen, cezalandırılan her eylemde, her işlemdedir. Kamu yararı kisvesi altında ve genel çıkar adına, katkıda bulundurulmak, eğitilmek, fidyelendirilmek, sömürülmek, tekelleştirilmek, gasp edilmek, limon gibi sıkılmak, gizemleştirilmek,soyulmaktır; o halde en hafif direnişte, ilk şikayet kelimesinde, bastırılmak, cezalandırılmak, aşağılanmak, taciz edilmek, izlenmek, suistimal edilmek, dövülmek, silahsızlandırılmak, susturulmak, hapse atılmak, yargılanmak, suçlanmak, vurulmak, sınır dışı edilmek, kurban edilmek, satılmak, ihanete uğratılmaktır; ve tüm bunları taçlandırmak üzere, gülünç kılınmak, alay edilmek, tecavüze uğramak, onursuzlaştırılmaktır. Hükümet budur; adaleti budur; ahlakı budur.”

Yurttaş olan herkes bu satırlarda kastedileni anlar ve bazıları da bu öfkeye gizli bir sempati duyabilir. Ayrıca, sözü edilen devletin uygulamalarını, keza bu uygulamalara muhatap kalan anarşistin yakınmalarını birçok açıdan değerlendirmek ve yorumlamak mümkünse de, tarafımdan sadece –kaydedilen- kelimesi üzerinde durulacaktır. Gerçekten de en despot devletlerin uyruklarının bile kabul edemeyeceği şekilde, yuttaşlarının en mahrem ayrıntılarına varıncaya kadar karışması ve kaydetmesidir. Devletlerin kayıtçı özelliği doğumla (nüfus kütüğünde) başlamakta askerlik, evlenme, derken ölümle (yine nufus kütüğünde) son bulmaktadır. Buradan esas konumuza (vergiye) geçebiliriz. Bu noktada, kümesteki kazlar denilen kayıtlı grubun dışındakileri kayıt altına almak en büyük sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendilerinden daha çok devlet hizmetinden yararlanan bu gruba, en çok da kayıt altındakiler kızmakta, bazen de onlara özenmektedir. Aynı zamanda bu husus verginin adalet prensibini yok etmektedir. Bu problemin çözümü için yeni bazı kapılar açılabilir mi? Bu husus aşağıdaki ayrımlarda irdelenmiştir.

“Halkı rencide eden alemde Kendi rencide olur son demde”

Bu noktada yönümüzü (belediyeler, bankalar, tapu, noter gibi benzeri kuruluşlara) özellikle meslek odalarına çevirmeliyiz. Geçenlerde birçok meslek odasında aynı başkan veya aynı yönetimin 10-15-20 yıldır seçilmekte olduğuna ilişkin haberler dikkatimi çekti. Keza bu yönetimlerin seçimlerinde zaman zaman aile boyu katılımla kanlı kavgalar yaşanmaktadır. Gerçekten hakkınca yapılan seçimler sonucunda ve demokrasinin gereği böyle bir sonuç ortaya çıkmışsa problem yoktur. Değil ise, bu yönetimlerin iş yükünü artırmak, üyelerini gerçek manada düşünmek üzere çalıştırmak ve yormak gerekmektedir. Böylece, nöbeti devretmeyi, dinlenmeyi bir nebze olsun düşünecekler veya kendilerini yenileyeceklerdir. (Tabi ki odamızın bu anlatılanlarla alakası yoktur.) Ayrıca, YMM’lerin meslek odaları ve üyeleri konusunda yoğunlaşarak fikir üretmeleri gerekir. Bu sahalarda yapmaları gereken pek çok faaliyet veya görevleri olabileceğini hissediyorum. Bu sebeplerle bazı düzenlemelere gidilebileceği kanaatindeyim.

Hiçbir yerde kaydı bulunmayan mükellefler, odaya kayıt olma yönünde mutlaka ikna ve teşvik edilmelidirler. Devletten bazı hizmetlerin alınabilmesi için kayıt esası zorunlu olmalıdır. Vergi yasalarındaki istisnaların tamamı için öncelikle kayıt ve beyan esası getirilebilir. Örneğin; kayıtsız çalışanlar (diyelim ki işportacılar) esasen kendilerinden hiçbir vergi almamak üzere, sadece kayıt ve beyana teşvik edilir; ancak bu hususu yerine getirmediğinde ve idarenin herhangi bir tespitinde, hiçbir şekilde bu istisnadan yararlandırılamazlar. Nitekim, kayıtlı mükelleflerin hakkına tecavüz ederek gelir elde eden, hiçbir beyanda bulunmayan, sonrada devlet hizmetinde vuku bulan en küçük bir gecikme veya aksamada “Ben bu ülkenin yurttaşı değil miyim?” diyerek en çok feryat eden grup genellikle bunlardır. Öyleyse, devlet (madem ki oluşumunda yurttaşıyla haklar ve görevler konusunda anlaşma yapmıştır) öncelikle kayıtlı yutttaşlarını asli unsuru görmelidir. Diğerlerini de kayıt altına girmeye zorlamalıdır.

Herhangi bir mükellef incelendiğinde, kesinleşen vergi ve cezayla karşı karşıya kalmakta, bazen de faaliyeti son bularak inceleme felaketi olmaktadır. Oysa, odalar kayıtlı meslektaşının bu acısını paylaşabilir. İncelemelere karşı sigorta fonksiyonu görebilirler. Böylece, risk bölünmüş, üyelerden birinin ( ölümü demek olan) iflası veya yok olması önlenerek; tehlikeyi, hastalığa rıza göstermek suretiyle savuşturması sağlanmış olur. Tabi, bu noktada, kasti ve devamlı hata yapan üyelerin tespiti gerekeceğinden, meslek odalarının YMM talep etmeleri (üyelerinin bu hizmetten yararlanmaları bazı şartlara ve YMM raporuna bağlanabilir.) zorunlu hale getirilebilir. Uygulamanın öncesinde, ülkede toplam tahakkuk ederek kesinleşmiş vergi ve cezalar üzerinde, yıllık bazda istatistiki hesaplar yapılarak, bu yükün üyelere dağıtım ve paylaşımına bakıldığında, uygulanamaz boyutlarda ürkütücü yüksek rakamlar çıkacağını sanmıyorum. Özetle, amaç üyelerin vergi inceleme korkusu yaşamadan işlerine güçlerine bakmaları, vergi beyanlarını dürüstçe yapmaları, oda yönetimlerinin samimi dürüst ve üyelerinin menfaati yönünde çalışmaları, YMM denetimi vasıtasıyla bünyelerindeki uygulamaların yasalara uygunluğu artırılarak sağlanmasıdır.

“Ademoğlu aleme üryan gelir üryan gider Nâle vü efgan ile giryan gelir giryan gider”

Denetim birimlerinin yıllık programları dışında kalan yine Maliye Bakanlığının müsaadesi alınarak ve kontrolü altında, YMM’ler (belediyeler, bankalar, tapu, noter ve benzeri kuruluşlardan bilgi almak suretiyle) direkt toplu incelemeler yaparak, pek çok tespit yapabilirler. Belediyelerin imara açtığı arsalar üzerinde ve tapu kayıtları baz alınarak, esasen vergi ödemesi gereken pek çok kişi kayıt dışı kalmış olabilir. Aynı şekilde noterlerde yapılan pek çok sözleşmeden, bankadaki mevduat ve çekler üzerinde yürütülecek incelemeler sonucunda, vergi dışı kalmış gelir veya kazançlar olabilmektedir. Keza, denetim birimlerinin (zamanları kısıtlı olduğu için) ugraşmak istemedikleri, zamanaşımı süresi dolmak üzere olan incelemeler YMM’lere verilebilir. Böylece, inceleme nispeti %10’ların üstüne çıkartılabilir.

Tabi ki, YMM’ler ilk tespitlerinden sonra bu bilgileri denetim birimlerine devrederek, yeniden mükellefin yanında yerlerini alacaklardır. Böylece, birçok vatandaş, unutarak veya bilmeyerek yapmış olduğu hataları, daha az cezayla (sanki fiilen af yasası çıkartılmış gibi) ödeme imkanı bulacak, YMM’ler daha bağımsız inceleme yapabilecek, devletin ise (zaten kendi imkânlarıyla tespit etme şansının kalmadığı) vergi kayıp ve kaçağı azalacaktır. Bu noktada bu kişi ve kuruluşların hepsini iyi niyetli kabul ve farz ederek, bu kazançların beyan edileceğini bilmediklerini düşünürsek, belli bir süre içinde bunlara pişmanlıkla beyanda bulunma hakkı verilmelidir. Tabi pişmanlık hükümleri ve zammı şimdiki gibi olmayıp büyük ölçüde değiştirilerek düşürülmeli, ancak, YMM hizmetinin karşılığı da mükelleften değil de hazineden ödeneceği için hesaplamada mükellefe yansıyacak şekilde nazara alınmalıdır. Bu husus, ilk anda yadırgansa da, şimdiki uygulamayla kıyaslandığında üzerinde düşünülmeye değer görülecektir. Nitekim, tam tastiğe tabi mükellefi YMM’ler yıl boyunca incelemekte, hata ve eksikleri tespit ederek, beyan edeceği matrahı artırarak, bu hizmet karşılığında ücretini müşterisinden talep etmektedir. Önerdiğimiz uygulamada ise YMM’ler incelemesini yine yapmakta, (hem de bağımsız ve otorite yönü ağır basarak) farklı olarak ücretini de mükellefle direkt muhatap (yüz-göz) olmadan almaktadır.

Bu meslek karşı kontrol, V.D.teyiti, okunmayan belgelerin asıllarının temini, işyeri ve depo kontratlarının rapora eklenmesi, işçi sayısının muhtasar beyannameye uyumlu bildirimi, v.b. gibi işlerle değil, içimizde tek kişi bile şayet varsa, önüne gelen her evrakı mühürleyip imzalayarak para kazanma peşinde olanların mesleği hiç değildir; olamazda…Bu sebeple, yapılan açıklamalarda YMM’lerin gerçek manada vergi incelemeleri yönünde istihdamı, gerçek hünerlerini bu sahada gösterebileceklerini, kamu yararı yönünde böylece etkili olabileceklerini, bilhassa ve devamlı vurgulamaktayım.

“Gerçi evvel bir idi testi kıranla dolduran Dolduran maznun şimdi belki makbuldür kıran"

Yeniden bir hayal kuralım ya da bir rüya görmüş olalım. Diyelim ki, tüm mükellefler dört dörtlük, vergi mevzuatına hakim, ( sanki hepsi birer YMM olmuş) idarenin yetkili ve etkilileri karşısında haklarını savunabilecek seviyede olsunlar. Bundan kim ne zarar görür. Aksine vergi denetimleri mükemmel bir şekilde yürütülür, sonucunda hatasız ve eksiksiz inceleme raporları oluşturulur, yargıdaki dosya sayısı azalır, idare düşünüp taşınıp, (kendisini toparlayarak) vergi kayıp ve kaçağının esas kaynaklarını tespit ederek; çabalarını onlar üzerinde yoğunlaştırma imkanı ve zamanı bulur. Hayal ve rüya olarak nitelendirdiğim bu hususların gerçekleşmesi, başka bir açıdan bakılıp ciddi anlamda düşünüldüğünde hiç de zor görülmemektedir. Yeterki, idare YMM’lerden bu sahada yararlanmayı düşünerek, karşısına mükellef yerine (kendisiyle aynı dili konuşan) YMM’yi muhatap almayı kabullensin. Değilmiki, teorideki eleştirilere bakıldığında, “Bürokratlar, devletin sunum tekeline, vergi ödeyen yurttaşların kaçmaları mümkün olmayan bir sistemden kendilerine daha büyük maddi ödül çıkartmak üzere sömüren rantiyeler olarak” görülmekte ve belirtilmektedir. Weber’e göre, bir kez tamamen kurulunca bürokrasi, yıkılması en zor olan sosyal yapılardan biridir. Öyleyse, (Bürokratsız devlet de olamayacağına göre) bu gruba karşı başka bir grubun (YMM’lerin) yetkilendirilerek vergi adaletinin sağlanması lüzum ve gereği vardır.

Bilindiği gibi ritüellerin hakim olduğu ülkelerde çökmüş sistemlerin aksaklıklarını gizlemek üzere, inadına abartılı törenler ön plana çıkartılarak gerçek sorunların üstüne gidilmemektedir. Yaptığım önerilerle farklı yönlere dikkat çekmek çabasında oldum. Şayet, üzerinde düşünülmez içi doldurulmazsa (sonuç getirici, mükellef üzerinde farklı teşvikler veya yeni zorlamalar keşfedilmezse) hiçbir netice alınamıyacağı muhakkaktır. YMM’ler, denetim birimleri ve bakanlığın diğer yetkilileri mükemmel seviyedeki bilgi ve becerileriyle, çok kıymetli katkılarıyla ideal vergi sisteminin oluşumunu sağlayacak kapasite ve müktesebatları zaten vardır; yeterki harekete geçilsin. Madem ki vergi tarlasında bu kadar zamandır kazma salladık, bundan sonra da, nereye gidersek gidelim pusulamız devamlı Maliye Bakanlığını gösterecek demektir. Öyleyse, önünde-sonunda el birliğiyle bu sistemi değiştirmeliyiz.

“Her nefeste işledim ben bir günah Bir günah için demedim bir gün ah”

Bildiğiniz gibi, mesleğimizin dünü, bugünü ve yarınına ilişkin düzenlediğim kitap hepinize dağıtıldı. Çok olumlu mesajlar aldım. Teşviklere, teşekkürlere, tebriklere, mazhar oldum. Ancak, olumsuz bazı tepkiler de almadım değil. Bunlar daha ziyade alınma veya kırılma şeklindeydi. İlginçtir ki, aynı konuda farklı yorumlarla “hafif olmuş” “ağır olmuş” nitelendirmesiyle de eleştirildim. İlk algılamam herkes gibi etki-tepki kuramı içinde olmuştur. İlk anda hemen aklıma geliveren Attila İlhan’ın aşağıdaki şiirinin de etkisiyle üzüldüm. Ancak, bu ambiansı çabuk dağıtarak, üzerimden attım. Hoşlanacağınızdan emin olduğum bu şiiri unutmadan, sadece son mısralarını tadımlık da olsa sunmak isterim.“O sözler ki, kalbimizin üstünde/ dolu bir tabanca gibi/ ölüp ölesiye taşırız,/O sözler ki, bir kez çıkmıştır ağzımızdan/ uğrunda asılırız.“
Birkaç taslak denemeyi saymazsam, bu benim ilk tecrübemdi. Sözün menzilini, (Başlangıçta, öldürücü ve yaralayıcı tesir sahalarını tahmin ederek tedbir alıp bu noktalara işaret ederek peşinen özür dilense de, ötesini, kırılgan ve alınganların hassasiyet alanını mümkün değil göremezsiniz.) yönünü, hedefini tam olarak asla kestiremiyorsunuz. Amerikan başkanlarından birinin sözünden alıntı yaparak biri size “Düşmanlarımı yok ederim” dese; ilk anda, bu söz antipatik, agresif, iddialı ve tahrik edici değil midir? Öyledir. Oysa, sözün devamı “Onları dostum yaparak” şeklindedir. İşte yanlış anlama budur. Balzac’ın roman kahramanlarından biri “İnsan yüreği sevgi tepelerine tırmanırken arada bir dinlenme fırsatı bulur, kin duygularının dik yokuşunda ise pek mola vermez.” diyor. Bu düşüncelerin ışığında, hiçbir meyve vermeyen hırçınlığı da bir kenara atarak, (empati yaparak) kendimi onların (safına geçerek) yerine koydum; ve yazdıklarımdaki samimiyetin, dürüstlüğün bir delili ve gereği olarak kitaptan soyutlanarak, kendi eleştirimi kendim yapmayı görev bildim. Fazlaca zorlanmadan görebildiklerim ve bulabildiklerim takip eden paragraftaki gibi olmuştur.

Neredeyse her cümleye YMM ikonuyla (sembolü veya armasıyla) başlamışım. Mümkündür ki, her şeyin/her olayın merkezine kendimi/kendimizi koymuş olabilirim. Edebiyata ve retorik sanatına fazlaca ağırlık verilerek romansı betimlemeler yapılmıştır. (Bilemiyorum, bu husus uslûp açısından belki de iyi olmuştur.) Anlatım zaman zaman hırçınlığa doğru yol almış. Sanki, hiç uzlaşmaz bir yapıya sahipmişim gibi (öyle olmadığı halde) öyle bir tutum içinde sergilenmişim. Keza, kamu görevlilerinin “YMM’ler 12. maddedeki sorumluluklarını değiştiremedikleri sürece bizim görev anlayışımız budur; bizler de bu doğrultuda kendi işimizi yapıyoruz.” diyebileceklerini, bir ölçüde haksızda sayılmayacakları gerçeğini, zaman zaman unutarak biraz coşmuş olabilirim. Ancak, benim tüm açıklamalarım esasen sisteme yönelik olup, kişi veya kuruluşları üzmek/yermek ya da rencide etmek gibi bir niyetim/amacım asla olmamıştır. Hatta, kitabı beş kelimeyle (hem de kitabın hiç okunmadan, bu beş kelimeyle anlaşılabileceği iddiasıyla) özetleyebilirim. Bilgi-Adalet-Sistem-Bürokrasi-Medya. Kırılanlara yabancı değilim; tanıyor, biliyorum. Ben de onların beni bildikleri gibiyim. Öyleyse, fazla da uzatmadan kendilerini kucaklayarak elimi uzatırım. Geri çevrilmeyeceğinden de eminim. Saygılarımla.

Saffet Kumbas
İzmir YMM Odası 2005 Temmuz-Ağustos 67 sayılı bültende yayımlanmıştır.