GİRİŞ
Hatırlarsınız, ROSC benzeri raporlarda YMM'lerin Uluslararası Denetim Standartlarından anlamadıkları, bu tarz denetim yapamayacakları vurgulanmaktaydı. Dünya Bankası’nın ve İMF’nin artarak çoğalan başka raporlarında da benzeri yargılar veya yakıştırmalar değişik şekillerde ifade edilerek sürüp gitmektedir. Nitekim, son günlerde İMF, Maliye Bakanlığına sunduğu gizli raporda “Kendi denetim kapasiteni artır, YMM ücretlerini kontrol et, (ihracatçıya yüktür) İade alacaklısının kendi vergi borcu dışında mahsup yapma, Mükellefleri altın, gümüş şeklinde kategorize et, …..” önerilerini veya talimatlarını sıralamıştır. Oysa, UDS’nin konuşulduğu ilk günlerde heyecanlanmıştık “firmanın iç bünyesine has özel bir denetim, YMM’ler dışında başkası yapamaz.” sanarak sevinmiş, havalara uçmuştuk; demek ki yanılmışız. “Uygulaması zor ve karmaşık bir yapı karşısında, yeniden öğrenmemiz gereken yenilikler var, demektir.” diyerek, konuyla ilgilendim, biraz da bilgilendim. Öteden beri, karışık olanın aslında basit olduğunu, zorlaştırmak için çaba harcandığını düşünürüm; nedense. Meslektaşlarımın pek çoğunun günün modası bu denetim üzerinde yoğunlaşarak kendilerini geliştirdiklerini de biliyorum; ayrıca eğitim ve kursların devamını önemsiyor ve öneriyorum. Bu yazımda ağırlıklı olarak bu konudaki (muhtemelen) farklı görüşlerimi irdeleyerek sunmaya çalışacağım.
İngilizlerin “straight to the point” dedikleri, hoşuma giden hoş tabirleriyle, hiç kıvırtmadan doğrudan konuya gireceğim. Esas olan ve öncelikle öğrenilmesi gereken ana kavram denetimdir. UDS belki de gelişmiş, mükemmel veya ideal olanıdır; ya da hak ettiğinden fazla yüceltilmiştir; bilemeyiz. Zaten, kuraldır; ideal olan popülerleştirilerek ideoloji haline getirilip sloganlaştığında, nasılsa gündeme oturmakta, işin esası küçümsenerek kaybolmakta, tedavülden kalkmaktadır. Ama işin gerçeği, özü, kaynağı, temeli denetimdir. Oysa, günümüzde bu kavram, bu kısaltma (UDS) öylesine abartılmıştır ki, sanki öncesinde konu hakkında hiçbir şey bilinmiyordu; bu üç harfin açılımıyla denetim kavramıyla ilk kez tanışıldı. Zaten son günlerde üç veya dört büyük harfi yan yana koyup (yumuşak ge hariç) yazın, mutlaka bir oluşumun adına denk gelir. Bu oyun can sıkıntınızı azaltmadıysa, biraz daha geliştirerek bu kısaltmalara değişik açılımlar uydurup farklı anlamlar yükleyebilirsiniz. Yalnız dikkat ediniz; bazen istenmeyen, arzu edilmeyen sonuçlar (civciv veya kuş) çıkabilir. Örneğin, UDS’nin açılımı pekala “Uslu Durun S.” ya da “Uzak Durun S.” olabilir. Böyle olunca, gelişmekte olan ülkelere gelirken, hastane duvarlarında asılı tablolardaki hemşireler veya maçlarda gol atan futbolcular gibi işaret parmağı dudaklarında “susunuz” işaretiyle “uslu durunuz” diyebilmektedir. Üstelik, kendisi haylazdır/yaramazdır; yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmemektedir. Bencildir, “beni uygulayacaksınız” diyor, kibirlidir, “ben çok zorum, beni herkes anlayamaz” diyor; arkasına aldığı dünya sermayesinin rüzgarıyla “ben ulusal değil, uluslararasıyım” diyerek, adıyla, sanıyla ve de namıyla kimseyi tanımamaktadır. Temel’in dediği gibi, “sen beni tanımıyorsan, ben seni hiç tanımıyorum.” ya da “ben de kargadan başka kuş tanımam.” demek geçiyor insanın içinden… Hoş, öteden beri bildiğimiz/anladığımız denetimin de, “alacağına şahin, borcuna karga” diye diye kuşa çevrilerek kargadan pek farkı kalmadı ya, neyse! Öyleyse, UDS’yi yakından tanımak, sonra da ipliğini pazara çıkartıp tanıtmak elzem olmuştur. Dahası, kurslar düzenleyerek (UDS 200-210-220-230-240-250-260 v.b. gibi) sadece teknik özelliklerini (atla, deve mi) anlamak yetmez; işi ciddiye almak tarihsel gelişimine bakmak gerekir; bu da kökler dizisindeki gibi atalarına, şecereye, kaynağına kadar inmek demektir.
Zaman, durdurulamaz, yönü değiştirilemez, hep ileriye işlediğinden geriye dönülemez, geçmişi yineleyemezsiniz. İnsanoğlu, sadece zaman tünelinde, düşüncede geçmişe yolculuk yaparak, istediği durakta istediği kadar kalabilir. İster anılar deyiniz, ister nostalji...Ya da geçmişe odaklaşıp, doğmadan önceki olayları bile (sanki) yaşamışçasına, anıları çok gerilere taşımak olasıdır. Geçmişin tahlilinde, tarihsel perspektif denilen de budur zaten. Hatta, bakış açınızı ileriye yönelttiğinizde, (geleceği yönettiğinizde) arzuladığınız gibi, kendinizin veya mesleğinizin yer aldığı henüz kesinleşmemiş bir geleceğin önce fotoğrafını çekip çerçeveletmek, sonrada onu gerçekleştirmek mümkündür. Dante’nin kozmik zaman kavramındaki gibi geçmişe, geleceğe yolculuk yaparak, bazı duraklarda molalar vererek, bu yazıyı oluşturmaya çalıştım. Keza, yeni kavramları yeni ve farklı bir bakış açısıyla tanımlamak yönünde çaba sarf ettim. Değil ise, bir başkası da, (benim göremediğim, kaçırdığım) daha farklı tespitler yapabilir; değil mi ki, baktığınız yere göre gerçeğin görüntüsü devamlı değişmektedir. Vaktiyle, Doğu Karadeniz’in bir ilinde, şehre gelen yabancının unuttuğu veya kaybettiği filin başına ahali toplanmış; bu hayvanı ilk kez gördükleri için tanı(mla)yamamışlar. Sonunda, bilse bilse müftü bilir; diyerek kapısına dayanmışlar. Müftü hayvana şöyle bir bakmış, aşağıdan yukarıdan bir süre incelemiş, bir şeye benzetememiş, “deve desem deve değil, domuz hiç değil” demiş, sonrada (bilemedim diyemiyor tabi) “bunun böylesi böyle olur; kesin gitsin.” diyerek kestirip atmış. UDS’de biraz bu file benziyor sanki. Bu yazıdaki anlatımlar da biraz “böylesi böyledir” yani bana göredir; ona göre…
GİDİŞAT
Tarihsel Gelişim
Geçmişten
Olayları veya sorunları tahlil etmek üzere günümüzdeki yerine koymadan önce geçmişe uzanmak, tarihte gezinmek/sörf yapmak, insanlığın tüm geçmişini aklın süzgecinden hızlıca geçirmek, günümüze yaklaştıkça yavaşlamak, sanırım yararlı olacaktır. Hatta, insanoğlunun geçirdiği tüm evreleri yaşadığımızı varsayarak, olayları tarihten ziyade anılarımız sayabileceğimizi ifade etmiştim. Böyle olunca, insanoğlunun mağaradan dışarı çıkıp avcılık yaptığı sürü toplumundan, filozofların yeşerdiği Helenizm, büyük Roma imparatorluğu, Hıristiyanlık dini ve İsa’nın çarmıha gerilişi, Müslümanlık, karanlık ortaçağ feodalizmi, krallar ve kilise, Rönesans ve Reform “tatlı tuzlu, ama hoştu” diyerek “ahh” çekip geçerken, beyin fırtınasının devamında burjuvanın oluşumu, (Bu sınıf çok önemlidir; mesleğimizin gerçek manada başlangıcı bu sınıfın ihtiyacından kaynaklanmıştır. Zira, günümüzde de geçerli olan “audit” sözcüğü, ilk kez 14. yüzyıl başlarına doğru kullanılmıştır ve “dinlemek” anlamındadır, çünkü, henüz, okuma yazma bilen yoktur. Auditor kralın emirlerini dikkatle dinlemekte, sonra da yerine getirilmesini temin için denetlemektedir. Mesleğin yazılı kuralları ve esas gelişimi 17. yüzyıl başlarında Venedik sanayi devrimiyle ve takip eden yıllarda Burjuvazinin gelişimiyledir.) Fransız ihtilali, kralların ve kilisenin otoritesinin sarsılışı, milliyetçilik akımlarının yükseldiği, burjuvanın demir, kömür, petrol gibi hammadde veya enerji kaynaklarına, ucuz işçiye, keza çürük, çarık her ürettiğini yüksek kârlarla satabileceği pazarlara olan ihtiyacını temin için, sıkı sıkıya sarıldığı ulus devleti, (kapitalist düzeni için kullanarak) az gelişmiş ülkeleri sömürmek üzere emperyalizme teşvik ettiği süreçler rüzgar gibi geçmiştir. (It has gone with the windy /Vivien Leigh, Clark Gable)
16. ve 17. yüzyılda emperyalist devletlerin hedefi zenginleşmekti; 19. yüzyılda ise, sermaye birikimini ve kaynak kullanımını sağlayan kapitalist sistem içinde aşırı milliyetçi, nasyonalist ulus devlet modelini benimsemişlerdir. Bilahare, sıkıp posasını çıkarttıktan sonra, devleti de tanımayacaklar, bir kenara atacaklardır. Roma’nın köleleri, ortaçağın avamları yeni bir sınıf (burjuvayı) yaratmışlardır. Burjuva aklı, bireyi ve insan haklarını ön plana çıkartarak hürriyet ve müsavat çığlıklarıyla ihtilaller yapmakta, kralları kiliseyi (kilise Protestanlarla anlaşma yapmak zorunda kalmıştır) hizaya getirmekte, cinayetten cinayete koşarak (Protestan burjuvanın eseri olan sınai kapitalizmi) kendi düzenini kurmakta, öncelikle kendi kardeşini, vatandaşını sömürmekte ki, (sıra diğer ülkelere de gelecektir.) Habil’le Kabil benzetmesi az gelir. Burjuvanın devlet tanımı bireyi, özgürlüğünü, mülkiyetini korumaktan ibarettir. Bu manada “gece bekçiliği” anlayışı/benzetmesi yapılmıştır. İngilizlerin Hindistan’da Hintli gençlere, okullarda (büyük adam olup Londra’ya gitme hayaliyle) logaritma cetvellerini ezberleterek körpecik dimağların, ulusçuluk akımlarına yer kalmayacak şekilde, sapla, samanla doldurulduğu dönemler çok yakındır. Logaritma cetveli demek, Türkiye’deki vatandaşların tamamının telefon numaralarını ezberlemekle eş değerdir. Yine parlamentolarında, bazı üyelerin kayıtlara girmiş tartışmalarında “Kendilerini idare etmekten yoksun Hintli kardeşlerimizi, bu zor günlerinde bir başlarına yapayalnız ortalıkta bırakmaya, (“sömürmemeye” demek istiyor.) asil hiçbir İngiliz centilmeninin gönlü rıza göstermez, bu görevden kaçamayız.” benzeri söylev veya söylemler sıkça yer almaktadır. Sömürü düzenlerini (kendilerini hak sahibi görmenin de üstünde) az gelişmiş ülkeye bir bağış, zahmetli bir görev veya büyük fedakarlık şeklinde sunmak (tam bir usta işidir.) zihniyeti hakimdir. Günümüz gerçeğine bakıldığında böyle düşünmekte ne kadar haklı oldukları görülecektir; çünkü, sömürü düzeni eskiden olduğu gibi savaşlarla/topla/tüfekle değil, az gelişmişlerin bizatihi davetiyle, ricasıyla, işbirlikçilerin gücenerek küserim “darılırım, ölümü gör” şeklinde, hatır koymasıyla gerçekleşmektedir.
Günümüze
20. yüzyılın sonu 21. yüzyıl eşiğinde, (özellikle Sovyetlerin çöküşü, soğuk savaşın sona ermesiyle) sihirli bir sözcük ya da asrın belası “küreselleşme” gündeme yerleşmiştir. Küreselleşme, malların, yatırım, üretim ve teknolojinin akışıdır. Görüleceği gibi, emeğin serbest dolaşımı hiç hesapta yoktur. Esas, bu durum, sömürüye fırsat vererek, eşitsizliğe katkı sağlamakta, geleneksel yapıları tehdit etmektedir. Kutuplaşma yaratmakta, zenginlik ve güç bir uçta, fakirlik diğer uçta… Kapitalizm daha çok üretim daha çok satış, dünya pazarlarında serbesti, sınırların kaldırılmasını ister.. Haberleşmede ve iletişimde yaşanan devrimle sermaye akışını da hızlandırmıştır. Soros’un dolarları bir ülkeden diğerine ışık hızında uçmakta, girdiği ülkeyi de çıktığı ülkeyi de (kurşun gibi delik deşik etmekte) karıştırmaktadır. Küreselleşme, dünyayı yeniden şekillendirmekte, gelişmekte olan ülkeleri ise hem olumlu, hem olumsuz etkilemektedir. Bu kavram, demokrasi, piyasa, bireyin özgürlüğü, girişimcilik, rekabet, kavramlarını güçlendirmektedir. Sermayenin yüksek kâr talebi, ülke sınırlarının yıkılmasını, devletleri küçülterek şirketlerin egemenliğinin kurulmasını, bürokratik engellerin kaldırılmasını amaçlamaktadır.
Çok uluslu şirketleri (ÇUŞ) incelemek ve çok iyi algılamak gerekir. Uluslar arası/üstü/ötesi (ne haltsa) ya da küresel şirketler diyerek, çeşitli şekillerde isimlendirerek nitelendirebiliriz. Yayıldıkları alana anında, derinlemesine ve tamamen nüfuz eden ÇUŞ’lar, dünya ekonomisini ve politikasını etkilemektedirler. Ulusal kimliğe hiç ihtiyaçları yoktur, var oldukları ulusa dahi aidiyet duymazlar. Örneğin, DOW Kimya Karaipler’den küçük bir ada devleti satın alarak, bağımsız ülke gibi kullanmak isteyecek kadar ileri gitmiştir. Az gelişmiş ülke lideri bin bir zorlukla elde ettiği iktidarda kalmak ve samimiyetle ülkesini kalkındırmak ister; bu da, batı sermayesi ve teknolojisine duyulan ihtiyaç demektir. Öyleyse, sınırları açmak gerekecektir; hatta zorunludur. ÇUŞ’lar yatırım yapacağı ülkenin siyasi rejiminde istikrar (hatta işbirlikçi) arar, baskıya hiç gelemezler. Para isteyen devlete, tüm arzu ve isteklerini (özelleştirme saldırılarının yönetim ve denetimini üstlenen, batı emperyalizminin öncü kuruluşları) Dünya Bankası ve İMF. vasıtasıyla kabul ettirirler. Bu kuruluşlar, (küreselleşmenin hakim gücü olan ABD’nin Hazine Bakanlığı’nın şubesine benzetilmektedir) işçi sendikaları ve ulus devletin kalelerini yıkacak olan öncü birliklerdir. Az gelişmiş ülkede asla baskı yemezler, baskıya hiç gelemezler, ama kendileri (devamlı tek saha pres) kâr baskılarını artırarak gereğinde kârını iktidarla paylaşır. Daha az kalite, daha ucuz işgücü, daha çok kâr etsin yeter ki. Sermayesini önce çekmek, sonra da geri getirmek için bu konuda danışmanlık hizmeti vermek, (denetim dahil) daha pek çok konuda uluslararası bir sistem ve denetim (UDS), bağımsız denetim şirketleri (BDŞ) isterler. Kendi merkez ülkesinin dahi ya üstünde , ya da dışındadır; asla içinde yer almak istemezler; çünkü, (vergi , gümrük, nizam intizam, hukuk norm, kural isteyen) devlet kavramını pek sevmezler. Ülkedeki kuralları tek başlarına belirlemeseler de, önemli karar alıcı mevkiinde ve yönetim üzerinde etkilidirler. Kısaca, iktidarı bir şekilde paylaşırlar.
STK’lar (Sivil Toplum Kuruluşları), NGO’lar (Non Goverment Organization), vakıflar, dernekler, lobi grupları, alt kimlikler ve etnik gruplar, internet siteleri ve benzerleri sayılamayacak kadar çok kuruluş vardır. STK’lar sivil toplum kuruluşları ve faaliyetleri hakkında sayfalar dolusu kitaplar yazılmıştır. Amerika’nın yeniden keşfi gerekmiyor, yazdıklarımın bir bölümünü bende buralardan okuyup sizlere aktarıyorum. (Özellikle, bu ayrımda E. Mütercimler’in Geleceği Yönetmek kitabından alıntılar yapılmıştır.) CİA’nın az gelişmiş ülkelerdeki operasyonları epeydir duyulmamaktadır; modası geçmiş, ihtiyaç kalmamıştır; çünkü, STK’lar vasıtasıyla, ülkelerin egemenliğine müdahalelerini rahatça sürdürmektedirler. NGO’lar uluslararası hükümet dışı kuruluşlardır. Kırk binden fazla oldukları söylenmektedir. Greenpeace, Human Rights Watch gibi çok duyulanları dahil, güdümlü çalıştıkları konuşulmaktadır. Bu örgütlerin önemli parasal kaynakları özel şirketlerdir; pek çoğunu büyük sermaye grupları ve vakıflar fonlamakta, toplumlar tarafından beslenmekte, çok sayıda değişik birimlerden destek görmektedirler. Görünürdeki amaç ve faaliyetlerinin dışında uluslararası pek çok eylem yapmaktadırlar. Kendi ülkelerinin okul ihtiyacı varken başka ülkelere okul açıyorlar. Okuluna kendi ulusunun bayrağını dikse de, uluslararası arenada belirleyici güç olan başka bir devletin ya da parasal destek gördükleri bir şirketin emrinde hareket ediyorlar. Pek çok hükümet ve şirket amaçlarına bunları kullanarak ulaşmaktadır. Az gelişmiş ülkelere akıtılan fonlar NGO’lar üzerindendir. Diğer yandan hükümet ve devletlerden bağımsız hareket ettiklerini iddia etmektedirler. Gelişmiş ülkelerdeki dini kimlikli vakıfların kurduğu ya da finanse ettikleri NGO’lar ile AB kökenlilerin hükümetlerden tamamen bağımsız hareket ettikleri öne sürülmektedir. Özetle, küresel büyük sermayenin ulusal yapıları yıkmak üzere eylemlerini kamufle etmek için NGO’ları bizzat kurdukları, başlangıçta iyi niyetle kurulanları da sonradan nüfuzları altına aldıkları bilinen bir gerçektir. Diğer yanda, STK’lar kuruluş amaçları dışında başka devletlerin ya da küresel şirketlerin işbirlikçiliğini yaparak itibar kaybetmekte, eğitim, sağlık, çevre gibi insani değerleri öne sürerek yerleşmeye çalıştıkları ülkelerden kovulmaktadırlar. Nitekim, en son haber yedi Latin Amerika ülkesinden gelmiştir. İMF’den kurtulmak için birlikte banka kurmuşlardır.
Geleceğe
21. Yüzyılda ulus devletlere son vererek ÇUŞ’ları zenginleştirme ekonominin tek amacıdır; “devlet küçülsün” çığlıkları atılmaktadır.Yüksek gelir için büyük devlet şart değil; hatta mekansız toplumdaki işletmeler global ekonomiden büyük pay almaktadır. Uydu, biyo, nano teknolojiler almış başını gitmektedir. Asrımızın harikası nano teknoloji burada da geçerlidir. Nano ölçeği, minyatürleştirme, metrenin milyarda bir ölçeğiyle malzeme üretmekte ve soyut, somut her alana girmektedir. İsrail’in başı çektiği bu konuda ilerlemelerin sınırı yoktur. Dağ başındaki karıncanın kıpırdamasını bile fark etmek, askerin giydiği (nano ölçeğiyle üretilmiş) yeleğin kumaşının özelliğiyle kara mayınlarını belli mesafeden hissetmek, sezinlemek sıradanlaşan olgulardır. Yakın gelecekte muhasebe dahil tüm meslekler, bu teknolojiyi mutlaka kullanacaktır. Bu olgu küreselleşmeyi ateşlemektedir. Yine de, her şeye rağmen, insan faktörünün önemi, uzunca bir süre daha, azalmayacak gibi görünmektedir.
Ulusal çıkarlara bağlılık ayıp değildir; ama “küreselleşme” gerçeğini de görmezden gelemeyiz. Clinton’un ifadeleriyle “Küreselleşme durdurulacak veya yüz çevrilecek bir olgu değil, görmezden gelinemez. Herkesi daha özgür aynı zamanda birbirine bağımlı kılacaktır; halâ iyi bir gelecek vaat etmekte,” reddedilmesi çok güçtür. Düzgün olmayan, istikrarsız ortamlar, nazik ve kritik dönemler, bozuk sistemler gerilim durumlarıdır; insanları ve kurumları tehdit etmektedir. Ancak, yaşamın temel vasfı geleceğin belirsizliğidir. Dünyamızdaki istikrarsızlık istikrar kazanmakta, kaotik ortamlar/yapılar dört yanımızı sarmaktadır. Hatta, bilhassa yaratılmaktadır; çünkü kurt (ÇUŞ) dumanlı havayı sevmektedir. Masum vatandaş ise, bir lokma bir hırkaya razı, huzurlu bir ortam arzulamakta; nizam intizam/düzen, kargaşaya meydan vermeyen kurallarına uyulan bir sistem (kaos değil, kozmos) istemektedir. Böyle bir ortamda kimse değişimi yönetememekte, değişime ucu ucuna yetişmeye çalışmaktadır. Yeniliğe “tam eriştim” dediğinde, değişim kendi kendini yineleyerek yenilemekte, değişimde devamlılık yaşanmaktadır. Yeni bir istikrar asla yoktur. Nitekim, YMM’lerde UDS kurslarında, bağımsız şirket oluşumlarında koşuşturup durmaktadırlar. Tabi ki doğrusunu yapmaktadırlar. Ancak, bilinsin ki, tam olarak “iki yakamız bir araya geldi” denildiğinde, UDS’yle birlikte ülkenin ve dünyanın koşulları belki de tamamen yine değişecektir. Bu nedenle, bu kavramları bellemek yetmez; aşmak, önüne geçmek gerekir. Geleceği planlarken, “Ulusal, mahalli davranmak (lokal hareket etmek) ama global/küresel düşünmek.” gerektiği, (rasyonel, isabetli, makul) böyle bir yol/yöntem izlenebileceği görüş ve kanaatindeyim.
UDS Denetimi
Genel Olarak Uygulaması
UDS’nin öyle büyük ve karışık laflar ettiği kimseyi yanıltmasın, öncelikle ve özünde, firmanın iç bünyesinde paydaşlar (sahipleri) için yürütülen özel bir incelemedir; en belirgin vasfı budur. Firmanın bünyesinde oluşturulmuş denetim birimi, (ücretlerine bağlı sadakatle) maaşını aldığı şirketin hesaplarını, elindeki anahtar normlara göre uygunluğunu denetlemektedir. Her ne kadar, ayrıca bir bağımsız denetim şirketi, dışarıdan denetim yapmaktaysa da, incelenecek firma tarafından seçilmiş ve nelerin denetleneceği önceden belirlenmiştir. Neticede sahipler (paydaşlar) adına yönetim ve çalışanlar, beraberinde oluşturulan hesaplar/kayıtlar denetlenecektir. Tüm denetim firma adına, daha çok büyümeye, kazanç sağlamaya yöneliktir; hata ve eksiklerin yetkililerden önce tespiti, giderilmesi, olmadı bir şekilde gizlenmesi amaçlanmıştır. Nitekim, UDS’de sık sık “üst yönetimi bilgilendirme” “kalite ve verimlilik” “genel kabul görmüş denetim standartları” “risk odaklı çalışma” tabirlerine yer verilerek firmanın kendisi ve geleceği önemsenmektedir. Örneğin, risk kavramı “threat/opportunity” tehdit ve fırsat gibi iki zıt anlamı/oluşumu içermektedir. Denetimden amaçlanan, firmayı tehdit eden unsurları azaltıcı, fırsatlardan da yararlanılması yönünde rapor hazırlanmasıdır; cari yılın/şimdiki zamanın veya geleceğe yönelik inceleme ve tahlillerin yapılmasıdır. Reaktif (olmuş bitmiş bir olguya karşı hareketi içeren, reaksiyonel/tepkisel ve geçmişe yönelik olan,) değil, proaktif (önlemeye, gelecekteki risklere karşı önceden tedbir almaya yönelik aktivite,) bir denetimdir. Bu yönüyle, YMM’lerin tam tasdik denetimine benzetebiliriz. Bu açıdan bakıldığında UDS’nin yararlı pek çok yönü olduğunu kabul ve itiraf etmek durumundayız. Oysa, ülkenin tüm denetim sistemi reaktiftir; yumurta kapıya gelince reaksiyon gösterilmektedir; buna karşın, bağımsız denetimin de, kamu düzeni/yararı boyutu göz ardı edilmekte, piyasalara güven veren yönü sakat veya eksik kalmaktadır.
Peki, YMM’lerden daha iyi (denetimi) bu işi kim yapabilir? Boğaziçi, Bilkent ve muadili yabancı ülke okullarında okumuş, dil bilen (tecrübe, tercümeden önemlidir.) henüz incelemeden bihaber gençlerimiz mi? Yaptırım gücü olmayan, soru cevap şeklinde düzenlenen denetim kılavuzlarıyla, ellerinde test anahtarıyla, bakılacak belli konuları evet/hayır şeklinde puantaj yapmak, yeterli denetim midir? Eğer, öyle ise, UDS’lerini alsınlar başlarında taşısınlar, isterlerse firmalarında kendi denetimlerini bizatihi sahipleri/kendileri yapsınlar; ayrıca buna mani hiçbir hâl veya kural yoktur. Peki öyleyse, neden kızılca kıyamet kopmaktadır. Maksat sadece üzüm yemek değildir de ondan; tabiat kanunu bu, kış kışlığını, BUSH buşluğunu yapacaktır. Böyle bir denetim sonucu düzenlenen raporları, (kendilerini, sınırları geniş, ayrı bir dünya devleti saydıklarından) ekvatordan kutuplara kadar geçerli olsun; kendilerini yalnızca kendi bağımsız denetim şirketleri incelesin, başkaca kimse hesap sormasın, bu inceleme sonunda mühürlenerek tasdik edilen kanuni defter, belge ve finans tabloları da, bankalarda, SPK’da, tapuda, mahkemelerde, vergi dairelerinde, her yerde (geçerli olsun) olduğu gibi kabul görsün istenmektedir.
Peki, bu istekleri doğrultusunda aynı incelemeyi doğrudan YMM’lere yaptırmayı, neden düşünmezler, dersiniz? YMM’lerin (ağır sorumlulukları sebebiyle müşterilerinin hesaplarını didik didik ettiklerini, buna rağmen) paratoner gibi devlet denetimini üzerlerine çektiğini, yabancı sermaye herkesten önce fark etmiştir. “İncelenmek istiyorsan tam tasdik yaptır.” sözü, hani neredeyse deyim/atasözü olmuştur. Ayrıca, “ata ot lazım, ite et”, onlara da yabancı BDŞ gerek. Mutlaka YMM gerekiyorsa, seçtikleri yabancı BDŞ’ne bağlı YMM ile şimdilik/lütfen çalışmaktadırlar. Böylece, ilerde metan gazı patladığında, at izi it izine karıştığında, yer gök yarılıp bürokrasiden siyasilere kadar hepsini yuttuğunda, cemi cümlesi tam siper yere yattığında, hesabı ödemek üzere (her derde deva/her eve lazım) el altında bir YMM’nin ne olur ne olmaz, hazırda bulunması yararlıdır. Sakla YMM’yi gelir zamanı. Yaşanan bunca olaydan sonra, mevcut sorumluluklarla, YMM’lerin, ÇUŞ’ların arzu ettiği iç denetimi yapmayacakları ortadadır. Bu manada, Rosc ve benzeri raporların “YMM’ler UDS’ye göre inceleme yapamaz.” yakıştırmalarını “yapamaz değil, yapmaz şekliyle” gerçeğin ifadesi olarak kabul edebiliriz. Tabi, UDS’yi “hesapları fazla kurcalamayın Uslu Durun, yolsuzluklardan Uzak Durun” açılımıyla algılamak koşuluyla… UDS’yi bilmek/anlamak demek, Dünya Bankası, İMF, ÇUŞ’ların, STK’ların ne istediklerini gerçek manada bilmek demektir. Gerçi, (Allah için) gizli saklı işleri yoktur; talepleri neyse (imaları dahil) aleni ve apaçık ifade etmektedirler; kabiliyeti olan kolayca öğrenir. Son tahlilde, ÇUŞ’ların ve yabancı BDŞ’lerin, siyasilerden, bürokrasiden ve YMM mesleğinden üç maymunu oynamaları istenci içinde oldukları fikri yaygınlaşarak, maalesef fikri sabite halini almaya başlamıştır.
Daha önce ifade ettiğim gibi, devlet kuran, devlet yıkan, küçük adalardan devlet satın alan ÇUŞ’ların (devletin bürokratına da, siyasetçisine de, önünde sonunda fiyatını sorması doğal değil mi?) tamamen ticari ve rasyonel eylemleri çoğumuza kaba saba gelebilir. Nitekim, Soros’un beyanatları (bize göre) yenilir yutulur gibi değildir; farklı bir denetim anlayışına sahip SPK’mıza “kâğıttan kaplan” diyebilme cüretini göstermektedir. Oysa, UDS’nin uygulaması yönünde, Türkiye ayağında aktif rol üstlenen, etkili yegane kuruluş görünümündedir. Bağımsız Denetim Şti.lerinin kuruluşuna izin vermekte, denetçileri denetlemekte, BDŞ’lere iş yasağı koyarak cezalandırmakta, (gerçi ceza alan BDŞ unvanının bir harfini değiştirerek umursamadan, aynen ve aralıksız faaliyetine devam etse de) kendi meslek tebliğlerini çıkartmakta, dahası ayrı bir muhasebe ve denetim standardı oluşturma ve uygulaması içindedir. Tabi, ülkemizde (keser döner, sap döner/gün gelir hesap döner) etkili ve yetkililerin ne zaman ne yapacakları belli olmaz. Yolun sonuna doğru, radikal ulus milliyetçiliğine ani bir dönüş yapılarak, süratle (günde üçünü beşini doğru dürüst görüşülmeden) yeni anlayışlarına uygun yasalar çıkartıp üstüne üstlük makable şamil ediverirler ki, olmaz demeyiniz, hiç belli olmaz. Bunun en acı örneklerini yaşamış bir mesleğin elemanı olarak, birazda bu tecrübeye dayanarak, Türmob’un ve tüm üyelerinin ayak sürüyerek bu sahayı SPK’ya bilhassa boş bıraktığını düşünüyorum. Zaten, SPK başkanı da riskleri fark etmiş olmalı ki “Denetim standartlarının SPK’nın işi olmaması gerektiğini, ancak, tek yaptırım gücünün kendilerinde olduğunu, SPK dışında bir birim olursa, bu yetkilerini devretmeye hazır olduklarını” ifade etmektedir. Değil ise, iki başlı standart nerede görülmüş, hem standart olacak, hem de farklılıklar olacak. Mümkün müdür?
Özellik Arz Eden Uygulamaları
Yabancı sermaye aç gözlüdür; doymak bilmez, iştahlıdır, saldırır; sıra dışıdır, aykırıdır, hakkında doğru bilgiler edinmek, bilinçli olmak gerekir. Bu açıdan ÇUŞ’ların ve BDŞ’lerin uygulamadaki örneklerini sıkılmadan sık sık, tekerleyerek tekrar tekrar yazmak, hep hatırlatmak yararlı ve gereklidir. Nitekim, büyük ücretler alan şirket üst düzey yöneticileri, şirket zararlarını ortaklardan gizleyerek (Enron’da olduğu gibi) finans tablolarında ve muhasebe kayıtlarında hileler ve maniplasyonlar yaparak şirketin içini boşaltmakta, BDŞ denetim ve raporlarına müdahale niteliğinde görüşler belirtebilmektedir. BDŞ’lerin finans tablolarında üst seviyede makyajlama yaptıkları mahkeme kararıyla kesinleşmiştir. BDŞ’lerin veya iç denetimin öngöremediği, siyasilere dayalı, yüksek faizli kredilerle yüksek borçlarla hızlı büyümeler, aynı hızla tepe taklak düşmeler yaşanmaktadır. Zararlı finans tablolarının erbaplarınca bilinen eskimiş yöntemlerle kârlı gösterildiği vurgulanmaktadır. Hatta, dış piyasalardan borçlanmaya gidilecek olması halinde, zararlı bırakılan (makyajlanmayan) bilançodan ötürü, “ülkenin faiz yükünü artıracağından bahisle,” bazı BDŞ’ler neredeyse vatana ihanetle itham edilmekte, tüm bunları Hazinenin bildiği, dahası teşvik ettiği, ulu orta ifade edilmektedir. İMKB deki şirketlerin pek çoğunun şeffaflık ve kamuoyu bilgilendirmede zafiyet içinde olduğu, UDS’nin önemsediği “etik değerlere” fazlaca riayet edilmediği söylenmektedir. Vatandaşın aldanmaması için kendiliğinden finans tablolarını tahlil etmesi gereği ve beklentisi yönünde uyarılar artırılarak yapılmakta, güya tedbir alınmaktadır. Oysa, herkesin (mesleği farklıdır) YMM seviyesinde mevzuat bilgisi olması mümkün (veya zorunlu) değildir.
Bu durumda, UDS yerine mevcut sorumlulukla YMM tam tasdik raporu düzenlenmesi (tercihi) halinde, kamuya/vatandaşa çok daha fazla güvence verileceği apaçık ortadadır. Dahası, kasalarında fiilen hiç para yokken kayıtlarda trilyonlar görünen, yıl içinde en çok ortaklar cari hesabını kullanan, fiili envanterle kaydı envanteri bir türlü tutmayan, işçisinin adına bankada hesap açtırıp açıktan satış yaptıran, karısının/çocuklarının marka giyimlerini, yazlığının tefrişini, kayıtlı olduğu parti/spor kulübü/hemşeri derneği ve benzerlerine gönderdiği yüzlerce çiçeği, v.b gibi pek çok giderini kanuni defterine kaydeden yerli firmalarımızın (beraberinde, bu hatalı ve eksik kayıtları düzenleyen) SM’leri dahil, UDS’den önce veya UDS‘nin yanında bu işin temel eğitimine, (diğer bir deyişle) YMM’lerin (rahleyi tedrisine) tam tasdik denetimine ihtiyaçları vardır. Mevcut denetim sistemimiz, uzunca bir süre geçmiş olmasına rağmen, henüz tam olarak halâ oturmamış, hazmedilmemiş, hakkınca uygulanmamıştır; mükellefin eğitim yönü başta olmak üzere pek çok vasfı/özelliği ihmal edilmiş, hiç kullanılmadan eskitilmiş (sıfır kilometrede veya motor yeni açılmışken) çöpe çıkartılarak yenilenmek istenen arabaya dönüşmüştür. Gerçekçi olmak gerekirse, denetimin her türünde ve her safhasında, hazır YMM’ler varken yerine ikame eleman beyhude aranmasın, yoktur; bu la maz sı nız, ku ra maz sı nız, o tur ta maz sı nız, ye tiş ti re mez si niz. Hasılı, YMM’ler olmadan yapamazsınız. Hevesle yeni birimler oluşturmak, çok çabuk sonuç alınamayınca da ilgisiz kalıp öylece bırakmak, bin bir umutla yeniden yenisine sarılmak, (yazıp/bozmak) bize has sabırsız aşırılıkları atmak zamanı, çoktan gelmiş geçmektedir. Autla sonuçlanan bu tarz neticesiz akınlardan söz ederken, (nedense) aklıma geliveren bir fıkracık var; anlatayım da gülümseyelim biraz. Yıllardır çalışıp geleceğini garanti altına aldıktan sonra, çok istediği halde bir türlü çocuk sahibi olamayan hayat kadınına, muayeneden sonra doktor “boşuna heveslenme, senin çocuğun olmaz.” demiş, kadın nedenini sorunca da, “birinin yaptığını, diğeri bozuyor da ondan” diyerek, teşhisi koymuş; tedaviye de başlamıştır herhalde...
ÇUŞ’lar iş yaptıkları devlete karşı dava açabilirken, söz konusu devletin böyle bir hakkı yoktur. Keza, yabancı sermayenin iki de bir tahkim, tahkim dediği “senin ülkenin yargısına güvenmiyorum, ihtilafları Avrupa mahkemelerinde çözümleyelim.” demek, değilse ne demektir? Bir ölçüde egemenlik hakkının devri değil midir? Senin yargına güvenmeyenler, denetim sistemine güvenirler mi hiç? Zaten, yeni hazırlanan TTK. nın ısrarla üzerinde durduğu en önemli konu ve amaç, yabancı sermayenin rahat edeceği huzurlu bir ortam hazırlamaktır. Görülüyor ki, her ne kadar adı bağımsız ise de, bu denetimde siyaset ve onun emrindeki bürokrasi ile ilişkiler ön planda olacaktır; dolayısıyla, bir ölçüde BDŞ’nin ilk (B) harfini bağımlı manasında algılamak/anlamak daha doğru bir yaklaşım veya adlandırma olacaktır. Biraz duyduğum, birazda değiştirerek uygun düşürmeye çalıştığım UDS’ye yönelik yukarıda sayılanlara benzer uygulamaları örneklemeye devam ederek, aşağıdaki açıklamalar yapılmıştır.
İlaç piyasasında (ağrı kesici veya vitamin konusunda isim yapmış) iki yüz milyon dolar ciroya ulaşan içerde/dışarıda piyasasını oluşturan yerli şirketimizi ÇUŞ’lardan biri (görünürdeki değerinin çok üstünde yüksek bedelle) satın almakta, böylece ülkeye yabancı sermaye girmektedir. Yerlinin uzun bir süreçte büyük gayretle çabalayarak ulaştığı bu ciro, satın alan ÇUŞ’un dünya üzerindeki cirosunun belki de binde biridir; kendisiyle rekabet etmek üzere oluşan ve gelişen yerli şirket, satın alınarak piyasadan silinmekte, başı büyümeden ezilmektedir. İmalatla birlikte çevre kirliliği, ucuz işçilik, hammadde kaynakları,önemli pazarlara yakınlık, v.b gibi faktörler nazara alındığında, uzun vadede, sanılanın aksine, satın alan avantajlı konuma gelmektedir. Üstelik, ülkenin yönetim erkinden yerli firmanın rüyasında bile görmeyeceği teşvikler, yabancı sermayeye cömertçe sunulmaktadır. Kan örnekleri alınarak kişilik tespitleri yapılan, sonrada karakterleri değiştirilen, somut/soyut her nesnenin istismar edildiği dünyamızda, yüzeyde parıltılı bir yalan/dolan görünürde, ardında/derinlerde ise akıl almaz bin bir çirkinlik gizli olabilmektedir. Nitekim, Adidas’ın yan kuruluşu Ayesel (ISL) firması FİFA’ya yansıtarak futbolda oyun içinde oyun oynatırsa, Nike, Güney Doğu Asya’da çocuk işçi çalıştırıyorsa, veya Pfizer Nijerya’da çocuk kobay kullanırsa, etik kurallara uymazsa, UDS’nin, BDS’nin bunu nasıl tespit edeceği şeklindeki benzeri sualler veya örnekler her geçen gün artarak internete varıncaya kadar taşınmaktadır.
Çok kullanılan, kimyasal gübre ve bitkisel ilaç imalatçısı firmanın Türkiye temsilcisi, ürününü Türkiye’de üretecek veya sağlıklı koşullarda depolayarak Türki Cum.lara, Ortadoğu’ya dağıtımını yapmak üzere, birkaç bin metrekare araziyi (fabrika veya depo inşası için) mücavir sahada/dağ başında, gerçek fiyatın (250 milyar) çok üstünde (400 milyara) satın alıyor; iki sıfır ilaveciğiyle 40 trilyona kayıtlara alıveriyor. Araziyi satanlar memnun, inşaat yapılacağı için ekonomik hareketlilik, istihdam derken tapu, belediye, vergi dairesi, iktidar memnun, firma sahipleri/paydaşlar ve yönetim, (memleketinde ödeyeceği) kârını her tür vergiden uzak/azade, sessizce ve gizlice paylaşmış memnun…Temiz hava bol güneş, suyumuz beleş, ne güzel yaşam, gel sen de yerleş. Tabi BDŞ’ye bağlı YMM’de mesleki etik falan düşünecek halde değil. Bu durumda kim olsa, “bağımsız denetim ama denetimsiz bir yaşam olsun der,” haliyle... (herıld yani)
Böylece, yabancı sermaye (BDŞ) yabancı sermayeyi (ÇUŞ), kamu adına denetleyecek. Peki, kamu adına, kamu denetimi yapan kamu denetçilerine ne oldu? Kıran mı girdi? Maliye Bakanlığı denetim birimleri ne güne duruyor? Stopajda, ÖTV’de, sahte faturanın önlenmesinde, v.b. gibi, mükellefe, hatta, YMM’ye pek çok sorumluluk/yük yükleyen Bakanlığımız, nihayet denetimi de BDŞ’lere ihale etmiş olabilir mi? Nitekim, en taze haber Bakanımızın “vergi kaçaklarıyla mücadeleyi STK’larla birlikte yürüteceğiz.” şeklindeki beyanatında mündemiçtir. Üstelik, yapılan bu (yabancıyı yabancıyla) denetim, kamuoyuna her tür güvenceyi verecektir. Öyle mi, dersiniz? Güzel Türkçe’mizin ne güzel deyimleri vardır. “İt, iti ısırmaz.” Bağımsız Denetim Şti. kurma oluşumlarıyla, sorunu aşacaklarını düşünerek bir araya gelen pek çok meslektaşımız vardır. Uzun vadede, nafile namazı gibi geliyor bana. Yabancı BDŞ’ye özenmeyen ya da yabancıdan arta kalan yerli şirketler, yabancıların gördüğü kamunun himaye ve korumasından mahrum/yoksun kalacakları bir denetim sözleşmesini (adı ister bağımsız denetim, ister tam tasdik olsun) yapmak istemeyeceklerdir. TTK. İle zoraki (nikah) hükümler getirilse bile, bilinç/istek/uygun koşul, daha da önemlisi kazanç yoksa, uygulaması verimli olmayacaktır. Bunlar, aile şti.dir, kurumsallaşamamışlardır, firma kasası yöneticinin cebindedir, haksız rekabet, adaletsiz vergi sistemi, diğer benzeri ülke gerçeklerinin baskısıyla kayıt dışı yaygın ve hakimdir; pek çok sorunlarını henüz halledememişlerdir; sadece kredi/yabancı kaynak ihtiyacı olduğunda (belki) bağımsız denetim talepleri olabilecektir.
Çok iyi yetişmiş, dallarında uzman, yurt dışında mastır yapmış biyolog, yem, hayvan, ziraat konularında ihtisas sahibi bir kaç mühendis gencin Türkiye’de yeni kurdukları firma, çevreyi kirletmeden, ucuz yem düşük maliyetle balık yetiştirip Japonya ve diğer ülkelere ihraç ediyor. Ya da (madem ki atış serbest) canlı hayvan veya tavuk, yumurta konusunda faaliyet gösteriyor, diyelim. Pazarı genişleterek Türki. Cum.lara, Ortadoğu ve Arap yarımadasına ürünlerini pazarlamaya başladıklarında, CUŞ’lardan birinin dikkatini çekiyor. Şirketlerinin öz sermayesi veya değeri (yüz milyar), iki sandalye, üç masa, birkaç (mektup birkaç resim) demirbaş, ama firma isim yapmaya başlamış, yine iki sıfır koyalım (çok yüksek bedelle) on trilyona şirketi CUŞ’a devretmiş olsun. Artı mühendislerin her birine, ayrıca aylık ülke şartlarının üç, beş katı maaş. YMM’leri de kuruluştan itibaren mevcut olanla (aynı kişi) devam etmektedirler. Bir süre sonra, CUŞ, “bağımsız denetim isterim” diye tutturunca, mecburen gelsin Anderson; (gerçeği başka tabi, nasıl olsa Anderson’un adı çıktı ya dokuza) iki başlı/farklı denetim, birkaç yılda böyle geçiyor. Sonunda, yeni sahip CUŞ “Benim tam tasdike aklım ermez, hazır Anderson (Türkiye’de çalıştığı YMM’si de) varken, yapılan iç denetim, vergi ve diğer güvenceler dahil her yönden mükemmel” diyerek, önceki YMM’yle ilişkiyi kesivermektedir.
Böylece, yetenekli beyinlerimizi yüksek ücretle satın aldıktan sonra, Türki Cum.lara kadar ayrıcalıklı düzenlerini kurmuş oluyorlar. Yerli YMM’lerin kurduğu BDŞ’ye müracaat etmeyeceklerdir; kendileri gibi ekonomik değerler dışında hiçbir değeri önemsemeyen yabancı BDŞ. ile el ele güzelce (içi seni yakar, dışı beni) göstermelik denetimlerini yürüteceklerdir. Yerli YMM’ye ihtiyaçları sadece iade almak için olacaktır. O da netameli/muhataralı olduğu için, iade işi yapan YMM’lerin bürolarına polis baskın yapabilir düşüncesiyle tedbirde fayda vardır. Gerçi, onun çözümünü de, kolayını da bulmuşlar. İleride, mükellefleri altın, gümüş, teneke şeklinde gruplara ayrılmasını, altınlara hiç hesap sorulmamasını arzu etmektedirler. Tabi, altınlar kendi firmaları ya da ülkedeki yavru firmalarıdır. Dolayısıyla YMM diye bir meslek kalmasın istenmektedir. Oysa, ABD’de bu tarz denetimi denetleyen (halka açık şti.lerde) gözetim kurullarında YMM’ler vardır. Dahası, ülkemizin böyle bir mesleğe (YMM’lere) olan ihtiyacı (devamlı görmezden gelinse de) her geçen gün biraz daha artmaktadır. Ülke yönetimine talip siyasi partilerimiz, bir gün mutlaka bu gerçeği görerek programlarına alacaklardır.
PTT, DDY’dan sonra bende anıları olan nostaljik bir müessesedir. Telefonu devretti, mektup ise tarihte (geriye ne) kaldı. Koli ve havale (bankacılığı) işi için bilgisayar donanımları, demirbaş ve tefrişi çok masraflı tesisler yaparak kendini yenilemekte. Tabi, ben 657 ye tabi memur eskisi, emekli, (hem ufku dar hem geliri) eski devlet dairelerine alışkın olduğum için şaşırdım ve sordum. Nedir bu masraf, bu kadar değer mi? Nasıl oluyor ? deyince, “Galiba özelleşecek, Bakanlık bir harcadıysa yirmiye, bir şirkete (bence CUŞ’un buşun birine) satacak” derken cevap keyifliceydi. Biraz da satın alanı, sanki saf ve aldanırmış görür gibiydi, ama kazın ayağının öyle olmadığı sonradan anlaşılacak tabi. “Köprünün altından çok sular akmış, Devletimiz uyanmış, vitrini ve cilalamayı öğrenmiş” diye sevinirken, birden bir önceki örneği hatırladım; neşem/keyfim kaçtı. (inan ki üzülmedim, hüzünlüyüm sadece) Yabancı sermaye gelsin de, nasıl gelirse gelsin düşüncesiyle, tüm dayatmaların kabul görmesi, toplumun geleceğe yönelik endişelerini artırmakta, huzur ve güven ortamını bozmaktadır. Oturmuş, gayet güzel iş yapan yerli kargo şirketlerimizin karşısına (yerliye tanınmayan bir yığın teşvikle) bunları rakip çıkartıp koymak ne derece rasyoneldir? Üstelik, bağımsız denetimini dahi kendi bünyelerinde yürütmek istemektedirler. Verecekleri sıcak para bir anlık nefes aldırsa da, (“elden gelen övün olur, o da zamanında gelmez.”) kronik kriz sürüp gitmektedir.
Avrupa’nın kavramları tanımlaması bile bizden çok farklıdır, çoğu zaman sözcüklere bilimsel elbiseler giydirerek (doğrudan değil de dolayısıyla, ima yoluyla) anlamlara farklı yakıştırmalar yapmaktadırlar. Hitler’den sonra, Yahudilerin yakıldığını bilmediklerini söyleyen komşuları için “seçici dikkatsizlik”, az gelişmiş ülke bürokratlarını değerlendirirken “görmezden gelme sanatı” “uyutarak unutturmak, beklemeye yatırmak, sağduyuya yutturmak, ahlaka uygun hale getirmek” v.b. gibi çokça kullandıkları söylemleri vardır. Ne kadar kaba saba veya incelikten yoksun denilse de, kapılarını çalmışsınız bir kere, (aşk bu, ötesi yok) ellerine düşmemek elde değil... Fantezi gibi görünen ama akla uygun, yaşanmış veya yaşanması muhtemel bu örnekleri, inanılmayacak sayıda çoğaltarak sunabiliriz. Ancak, takdir edilecektir ki, anlatılacakların çokluğuna karşın, zaman ve zeminin darlığını da mutlaka nazara almak gerekir.
ÇIKIŞ
Özeti
Tabi insan geleceği oluştururken, imkanları ve şartları örtüştürmek üzere aklın suallerinden (düşünmekten) kaçamıyor. Hatta, “her yenilikte bir hayır vardır” diyerek, birazda heveslenerek özeniyor. “Biz YMM’ler de bağımsız denetim şti. kuralım, gerekiyorsa lisan bilen gençlerimizin yüksek ücretlerini ödeyerek biz istihdam edelim.” şeklinde fikir ve düşünceler mutlaka akla geliyor ve üretiliyordur. Ancak, sanıldığı gibi bu tarz öneriler sorunu çözümlememekte, çoğunluğun derdine derman olmamakta, daha da önemlisi, ülke etkin bir denetim sistemine kavuşmamaktadır. Öncelikle, CUŞ’lar çok az sayıdadır; hazır denetçileri varken YMM ihtiyaçları olmayacaktır; olsa da, bu yöndeki talep ve tercihleri yabancı BDŞ. den yanadır. Ülkemizin şirketleri derseniz, (ki çok sayıdadırlar, gerçekte bunların YMM ihtiyacı vardır) bağımsız denetim yaptırmak üzere müracaat etseler de, devletimiz CUŞ’lara tanınan kolaylığı, yerli şirkete de aynısıyla gösteremeyecektir. TTK. zorlamasıyla yapılacak denetim de pek çok sorun yaratacaktır. Çok az sayıda dışa açılan, yabancı kaynaktan dış kredi ihtiyacı olan bir kaç firmanın BDŞ. gereksinimi olsa da, krediyi veren yabancı kuruluş, yerli firmayı yabancı BDŞ.’ye yönlendirecek belki de şart koşacaktır. Ayrıca, tamamen dışarıya bağlı, onların direktifleri doğrultusunda bir denetimin adı bağımsız olsa da, gerçekte ne kadar bağımsız olabileceği de tartışmaya değer diğer bir husustur.
Halen mevcut olan BDŞ’lerin uğraş konuları neredeyse tamamen bildiğimiz (muhasebe, vergi) denetimidir. Esasen, yıllardır bu denetim de tam hakkınca yapılmamıştır. UDS’nin halihazırdaki denetimden farkı ne ki? Muhasebe hesapları mı, yoksa finans tablolar mı, (usul, şekil, formül, prensip, standardizasyon dışında) muhtevada ne değişmiştir? Yeni bir kıta mı keşfedilmiştir? Vergi iadelerinden, tam tasdike kadar (yüksek seviyede ölümcül sorumlulukla, ateş hattında düzenlenen) YMM raporları daha etkin, güven verici, ciddi ve caydırıcıdır. Piyasalarda finans tablolarına güvenilirlik konusunda ilgili ve bilgililer arasında anket yapılsa, kahhar çoğunluk YMM raporuna güvenerek bu yönde tercih yapacaktır. İşletmelerin kurumsal olmayışı, mevzuat karmaşası, denetime ilişkin düzenlemelerin yetersizliği, tablolardan yararlanacak karar alıcıların UDS’ye uyumlu denetim taleplerinin azlığı ve benzeri nedenler, bu sonuçta etkin rol oynayan faktörlerdir. Diğer yanda, bilindiği gibi, 3568’li günlerin biraz öncesinden itibaren genel kabul görmüş muhasebe/denetim standartları yayımlanmaktadır. İsteyen veya kendini yetiştiren YMM (UDS şart değil) pekala, GKGDS’lere ilgi duymuş ve çok iyi öğrenmiş, kendini yetiştirmiş olabilir. Dolayısıyla, UDS’nin (3568’le bir uyumsuzluğu yoktur.) getirdiği bir yenilik sayılmaz; pek çok konu öteden beri zaten uygulanmakta ve bilinmektedir. Sadece, sistem, diğer gelişmiş ülkelerle uyumlu hale getirilecektir; hepsi bu… Dolayısıyla, “vergi denetiminin, mevcut muhasebenin geri plana itileceği, (hususu ÇUŞ’lara ilişkin olabilir) UDS’nin ise devamlı gündemde/el üstünde tutulacağı” söylemleri kimseyi fazlaca yanıltmasın.
İngilizlerin deneme yazarı Bacon asırlar önce “Gizliliği hiçbir şey hızdan iyi sağlayamaz; tıpkı hızla hedefe uçan bir merminin dönüşü gözle izlenemeyeceği gibi,” diyor. Soros’un dolarlarının da ışık hızında hareket ettiğini ifade etmiştim. Hangi ülkeye ne zaman girip ne zaman çıktığı, hız örtüsüyle örtüldüğünden, hızdan ötürü görünmemekte, bilinmemektedir. Peki, (Bade Harabül Basra) olduktan sonra, tedbir alınsa, örneğin, çok hızlı (devreye denetçi sokularak) incelemeye başlansa nasıl olur? Hız bazen işe yaramaz; (hız faktörünün, saklanan ve kaçana sağladığı avantaj, yakalayacak olan için, pekala dezavantaja dönüşebilir) önemli olan zamanlamadır; hiç şüphesiz. Nasıl ki, yürüyüş yaparken yakınınızdaki ağaçları, hatta dallarındaki kuşları bile izlersiniz; (arayanın aradığını bulması için önce yavaşlaması gerekebilir,) isterseniz tek tek sayarsınız da. Oysa, Japonya veya Fransa’da hızlı trenlerde (TGV’lerde, “Tren Grand Vites”) yolculuk yaparken yakın mesafedeki nesneleri görmeniz mümkün değildir; uzakları ve uzaktakileri sadece izleyebilirsiniz. İşte ÇUŞ’lar da, gelişmekte olan ülkenin ekonomisini yerle bir ederken hiçbir bağımsız denetim yeterli önlem alamadığı için kolayca kaçabilecek; (atış menzilinin dışına çıktıktan sonraki hız, vız gelir tırıs gider) hızlı trendeki denetmene kapsam alanının dışından el sallayarak hayal meyal görünecek, denizde yakalanırken elimizden kayarak kaçırılan balık gibi, güzelim tespitler derin ve karanlık sularda kaybolup gidecektir. Hızlı veya yavaş, mutlaka zamanında denetim şarttır.
Öneri
Düzenli devlet çok değil, 300/400 yıllık bir maziye sahiptir. Öncekiler dinlerin, aşiretlerin, belli ailelerin, sınıfların, asillerin, kontların, düklerin, baronların, şövalyelerin, kralların, şahların, padişahların, imparatorların mülkü niteliğindedir. Esasen, devletin oluşumundaki bu unsurlar hiçbir zaman tam olarak tesirlerini kaybetmemiş, (vatandaşın yakasından elini hiç çekmeyen adaletsiz bir üst sınıf hep olmuştur) demokratik, adil, laik bir devlet hiç olmamıştır. İddia edilir ki, günümüz devlet fikri ömrünü doldurduğunda hepsi yıkılacaktır; kim bilir yerlerini belki de, STK’lar/ÇUŞ’lar alacaktır. Küçük çaplı gerilla türü ordulara dönüşmek üzere, çok sayıda güvenlik şirketleri kurmaktadırlar. Hiçbir kuralı olmayan bir çekişme, çarpışma, hep kaos, kargaşa, kayıtsızlık hüküm sürmektedir. Cephesiz ve kuralsız, dostu düşmanı belirsiz bir kavganın içinde, kuşkulu ve tedirgin günümüz insanı, geleceğin çiziminde silik çizgiler kullanmakta, kesinlik içeren söylemlerden kaçınmakta, bir cenin gibi büzülen adalet adeta yok olmaktadır.
Eğer, ülkenin sıcak paraya ihtiyacı varsa, önünde sonunda bu uygulamaya başlanacak ve yabancı sermaye ülkeye girdiyse, bunlara karşı egemenlikten kaynaklı pek çok yetkiler kullanılmayacak demektir. Asırlar önce Fuzuli’nin dediği gibi “söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” ne desek, faydası yok. Tüm karşıt fikirlere rağmen (değişen dünya koşullarında) karşıtların düzenlediği bu ligden, doğrusu benim de çekilmek veya sahaya çıkmamak, ya da kaçmak/terk etmek gibi bir fikrim yok, hiç olmadı. Sadece, milli takımın çok iyi seçilmesi gerekir; YMM’lerin başrolde olmadıkları bir denetim sisteminin başarı şansı sıfırdır; sonu hüsrandır. YMM mesleği yaralı bir meslektir, dünden bugüne çok görmüş çok geçirmiş, “olamaz” denilenleri, “yaşanamaz” sanılanları yaşamıştır, henüz oturmamıştır ama vazgeçilemez boyutta/noktada rüştünü ispatlamıştır, mazinin yaşanmış acı gerçekleriyle, belirsiz geleceğin hazırladığı sinsi tuzakları ve tehlikeleri bilerek, hissederek, sezinleyecek olgunluğa erişmiştir.
Muhasebe ülke ekonomisinin dilidir/aynasıdır, hesap kitap önemlidir. Hesapsız kitapsız, (tüm eleştirilere rağmen) UDS’siz dünya piyasalarına açılamayız. UDS’de ifadesini bulan hesap verebilirlik, şeffaflık, doğruluk, güvenirlik, anlaşılabilirlik, karşılaştırılabilirlik, v.b. gibi hususlar, YMM’ler dışında bir denetimle mümkün değil sağlanamaz. Zira, ülkemizde yönetimde söz sahibi olanlar yetkilerini, devlete, yargıya, hissedarlara, çalışanlara, kredi verenlere, satıcı ve müşterilere, diğerlerine hiç hesap vermeyecekmiş gibi kullanmaktadırlar. Metan gazı patladığında hiçbir bedel ödememektedirler. GKGMDS, güvence, etik, kamu yararı açısından bakıldığında, iç denetimin üstünde ya da iç denetim sırasında denetçinin veya SM’nin üstünde, “bağımsız denetimin” mutlaka YMM’lerin yönetim ve önderliğinde yerine getirilmesi gerektiği görüş ve kanaatindeyim.
Ülkemizdeki özelleştirmeler, (hiçbir kısıtlama olmaksızın) öncelikle banka ve iletişim sektörünü kapsamakta, sonrada, kapasite yaratmış, kârlı, kurulu (mevcut) firmalara ilişkin olarak yapılmaktadır; kapasite yaratacak yeni sahalara yabancı sermaye girmemektedir. Böylece, ülke tasarruflarına (paraya) yabancılar yön vermekte, kâr transferiyle bütçedeki cari açıklar daha da büyümektedir. Baştan beri anlatılan ÇUŞ’ların faaliyetlerine karşın pek çok Avrupa ülkesi/devleti (teslim olmayarak, varlığını ve egemenliğini sürdürmekte) mücadele vermekte, önemli sektörlerdeki ulusal şirketleri üzerindeki hakimiyetini sürdürmektedir. Nitekim, Coco Cola Danone’yi satın almak istediğinde Fransızlar ayağa kalkmış, karşı çıkmışlardır; keza Yunanistan Türkiye’den banka satın almakta, ancak kendisi aynı konuda ülkemize zorluklar çıkartmaktadır. Netice itibariyle, bu uygulamalar siyasilerin tercihidir; (kamunun ekonomi ve ticari hayata fiilen girdiği günlerin gerilerde kaldığı nazara alınarak) pek çok açıdan ülke ekonomisine yararı (iyi niyetle umulmaktadır) mutlaka vardır. İtirazlarımız veya uyarılarımız başka bir açıdan (mesleki meşru müdafaa olarak) algılanmalıdır. Şayet, beklentilerin aksine uygulamalar hüsranla sonuçlanırsa, fatura yine mesleğimize kesilir endişesini ciddi olarak taşımaktayız.
Bu düşüncelerle gerçekleri göz ardı etmeden, başta siyasiler, cesaretle yetkilerini kullanarak ellerini taşın altına koyup (çıkartacakları yasalarla) CUŞ’ları denetimden muaf tutmalılar; ya da belli şartlarda istisna tanımalıdırlar. Kanunen tanınmayan ama fiiliyatta kollanarak veya YMM’ler kullanılarak uygulanan muafiyet ve istisnalardan böylesi katbekat daha iyidir. Ayrıca, önceden belirlenmiş boyutlarda ekonomiye zarar verdikleri sezildiği anda, kamu denetçileri ve YMM’lerden oluşan bir komisyon vasıtasıyla denetlenerek önleyici tedbir alma cihetine gidilebilir. Ya da büyüklerimiz nasıl olsa, nasıl biliyorlarsa öylece bağımsız denetimlerini gönüllerince uygulayacaklardır. Bari, (hiç değilse) beraberinde geliştirilmiş haliyle ve bugüne kadar önerdiğimiz şekliyle, YMM müessesesi de, ülke gerçekleri (ülkenin şirketleri ve mükellefleri, hatta SM’leri açısından) nazara alınarak varlığını daha da etkin ve yetkin bir şekilde sürdürmelidir.
Veda
Muafiyet ve istisnaların vergi kanunlarının uygulamasında çok önemli ve farklı fonksiyonları bulunduğuna ilişkin vurgulamaların yapıldığı bir sonraki yazımı okuyunca, bu önerilerin daha iyi kavranarak, çoğunluğun aynı görüşü paylaşacağını sanıyorum, buna samimiyetle inanıyorum. 2007 Yılına veda ederken öncelikle yeni yılınızı kutluyorum. Yeni yılın başlarında tamamlayacağımı tahmin ettiğim bu yazının devamı mahiyetindeki diğer bir yazının çalışmalarını sürdürüyorum. Bu sebeple sonuç yerine, şimdilik mola diyerek ayrılırken, hem 2007 ‘ye hem de yazıya veda etmek istedim; değil mi ki, her veda beraberinde mutlaka bir vuslatı/kavuşmayı barındırır.
“Bırak bu işleri” derler, “üzme kendini” “ne değişecek ki” ”sana mı kaldı” diye sıralayarak devam ederler. Evet, çevrenizdeki meşguliyetlere bakınız, göreceksiniz; size/bize kalmıştır bu işler. Gerçi, en şiddetli duyguların bile, sonsuza kadar aynı yoğunlukta yaşanmadığını tabi ki biliyorum. Ne var ki, işte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri. Tecrübelerimizi veya farklı görüşlerimizi mezar taşına taşımaktansa, “söz uçar, yazı kalır” düşüncesiyle yazıya dökmenin bir manası var, elbette... Tek bir kişi, tek bir görüşten yararlansa bile, bir bakıma, netice sağlanmış demektir. Dahası, fikirler küçük çocuklar/bebekler gibidir; istikbalini, büyüyünce ne olacağını (yazgılarını/kaderlerini) hiç kimse kestiremez, bilemezsiniz. Bakmışınız ki, bugün küçümsediğimiz fikirlere gelecekte dört elle sarılmışız; hiç belli olmaz. Ayrıca, meslekle erken yaşlarda tanışmışlığın ve değişik birimlerinde çalışmışlığın yarattığı bir sevgi veya muhabbet mutlaka vardır ki, suskun kalamıyor insan; ne varsa içte aynıyla dilde işte... Mehmet Akif beyin beytinde, Şerif İçli’nin Hüseyni şarkısındaki gibi…”Ezelden aşinanım ben, ezelden hem zebanımsın/Beraber ahde bağlandık ne olsa yar-ı canımsın” Aralık, 2007