Konu Başlıkları

Yazdıklarım‎ > ‎

“YMM' lerin Dünü, Bugünü, Yarını" Kitabım

27 Şub 2009 12:02 tarihinde Saffet Kumbas tarafından yayınlandı   [ 2 Nis 2009 03:27 güncellendi ]
İzmir YMM Odasının 2005 Mart ayı basımı “YMM' lerin Dünü, Bugünü, Yarını" kitabımdan giriş ve sonuç bölümleri

SUNUŞ (Önsöz)

“Dün sabaha karşı kendimle konuştum…
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum…
Yokuşun başında bir düşman vardı…
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum…”
Özdemir ASAF

Normalde, YMM’lerin bugününe ve yarınına ilişkin bir yazının muhtevası çıkarılan yasalar, değiştirilen maddeler ve düzenlenmesi önerilen kanun, tüzük, tebliğ gibi kuralların oluşturduğu sistemin kronolojik bir sırayla anlatım içermesi gerektiği sanılır veya düşünülür. Ancak, tamamen tarihlerden, rakamlardan ve soğuk kanun kalıplarından oluşan böyle bir yazı, biraz sıkıcı olurdu. Ayrıca, bu yazının hitap ettiği zümre belli bir bilgi seviyesinin üstünde olup, istedikleri anda ellerinin altındaki yasaları açıp bakabilecek ve yorumlayabilecek kapasiteleri zaten vardır. Bu sebeplerle mümkün mertebe kanun maddeleri, tarihler veya rakamlar yerine, yaşananlarla ilgili olarak gözlem ve projeksiyon yapılarak, değişik bir anlatım tarzı denenmiştir. Umarım kötü olmamıştır.

Konu, İÇİNDEKİLER bölümünde görüleceği gibi dünü, bugünü, yarını olmak üzere üç ana başlık altında özetlenerek, açıklanmaya çalışılmıştır. Dünü anlatırken her olay kısaca vurgulanmış, akabinde yapılan savunma, özet olarak sunulmuştur. Okuyucunun, savunmanın nerede başlayıp nerede bittiğini kavraması açısından, sonları çizilerek belirgin hale getirilmiştir. Ayrıca, basında yer alan bazı demeçlere ve yazılara geçmişi hatırlamak ve bazı gerçekleri vurgulamak açısından temas edilmiştir. Keza, Odanın değişik zamanlardaki tavsiye, görüş veya önerilerini kapsayan yazı ve demeçlerinden alıntılar yapılmıştır. Bu tarz alıntılar kime ait ise yazı metninde mutlak surette belirtilmiştir. Buna karşılık tüm bu yazının düzenlenmesinde istifade edilen kaynaklar (şu yazarın şu kitabının şu sayfası şeklinde değilde) genel olarak belirtilmiştir. Yazıya farklı bir tat katabilmek arzusu ve düşüncesiyle, bölüm başlarında bazen aralarda ve sonlarda, bazı şiirler serpiştirilmiştir. Zaman zaman en ciddi konuları bile karikatürize etmek, anlatıma şiir, şarkı, özdeyiş katmak, kimseye zarar vermediği gibi ilgiyi artırır kanısındayım. Yazının bazı bölüm aralarında bu tarz sürprizler, biraz da bu amaca yönelik olarak yapılmıştır. “Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” şeklinde ne alaka nitelendirmesi yapılmaz umarım.

Dünü olduğu gibi anlatırken; olayları, kendi yaşadıklarımı, çevremde gördüklerimi ve duyduklarımı değerlendirerek, pratik açıdan ve tamamen kendi penceremden samimi olarak yansıtmaya çalıştım. “ Kim ne der? Ayıp olur mu? Bunlar da yazılır mı?” endişesini sürekli taşıdım. Ancak, gerçekleri ifade etmenin başkaca yolu ve yöntemi kalmadığında, mümkün olduğu kadar bu endişeden uzaklaşmaya gayret ettim. Hiçbir kişi veya kuruluşa saygısızlık etmemeye tahminlerinizin üstünde pek çok çaba sarf ettim. Yine de, yüklemlerin tam doğrusunu, ya da en uygununu, çoğu zaman, bir türlü bulup seçemediğimi hissediyorum. Bu sebeple, sinirlenip kızanlar olduysa, anlatımda veya anlamada, karşılıklı hatalarımız olabileceğini dikkate alarak, sakinleşmelerini arzu ve tavsiye ederim. Hepimiz, özeleştiri yapmayı öğrenemediğimiz sürece, hiçbir gelişme kaydedemeyeceğimiz gibi, geçmişteki durumlara, gelecekte de düşmemiz mukadderdir. Bu noktada kimse YMM’lere müsamaha gösterdiğimi sanmasın. Sadece, bunca yaşananlardan sonra, mesleğimiz yangınlardan henüz çıkmışken, üzerimizde halâ dumanı tütmekte olan buharı görmezden gelemezdim.

Hiç şüphe yoktur ki, nizamı sağlayan sistemi kuran kanunlar, tüzükler, yönetmelikler ve buralarda yazılı olan keskin ve katı, kuralcı madde metinleridir. Ancak, toplumun bireyleri, kanunları uygulayanlar ve riayet edenler başlangıçta hiç düşünülmeyen, amaçlanmayan çok farklı bir sistemi oluşturabilmektedirler. Bir an için farklı iki devletin uygulamadaki vergi yasalarının aynı hükümler içerdiğini varsayalım. Buna rağmen her iki toplumun vergi sistemleri çok farklı olacaktır. Bizler, mesleğimiz gereği, çoğu zaman tarihlerle, maddelerle, dört işlemle anlatımlarımızı rapor denilen kalıplara döküp, klişeleşmiş “gerektiği sonucuna varılmıştır” gibi, bazı ibarelerle sonuçlandırarak, görevimizi tamamladığımızı düşünürüz. Oysa, mesleğe ilk girişte verilen eğitimde, rahmetli üstadımızın, 6183 sayılı yasanın hacizle ilgili hükümlerini anlatırken, sık sık “Bu maddelerde göz yaşı, hıçkırık, hüzün vardır” şeklindeki, söylemlerini anımsıyorum. Gerçekten, yetkililer, haciz uygulansın şeklinde resmi bir yazı düzenleyip imzaladıktan sonra, kahvesinden bir yudum alıp, sigarasından bir nefes çekerek koltuğuna yaslanabilir. Ne var ki, uygulamada, çok daha pahalı buzdolabı, çamaşır makinesi, halıları kaldırılırken hiç sesi çıkmayan evin küçük kızı sıra televizyona geldiğinde, birden boynunu bükerek, annesinin eteğinden asılıp sessizce ağlamaya başladığı anda, içiniz burkulur, çocukluğunuzu anımsar, derinlerde bir şeylerin kırıldığını hisseder, çöküntüyü yaşarsınız. Hele idarenin bu uygulamasında yanlışlık veya haksızlık yapıldıysa… Vay ki vay… İşte olayları bu açıdan önemsedim. Mümkün mertebe tarihlerden, maddelerden, rakamlardan, yazıyı arındırmaya çalışarak, uygulamaya öncelik verdim. Yoksa, devamlı elimizin altında var olan kanunları her zaman için okuyup incelemek mümkündür. Önerdiğim hususları daha da geliştirerek, ihtiyaca cevap verecek şekilde kodifiye edip kanun metni haline getirerek mevcut maddeleri değiştirmekse, zaten benim işim değildir.

Odanın çağrısına (davetine) uyarak bu yazıyı hazırlayıp katılmamda iki önemli sebep vardır. Birincisi, birşeylerin yanlış gittiğini, sistemin çalışmadığını görüp tespit ettikten sonra, haksızlığa uğrayıp mağdur olanın, söyleyecek sözü varken, tüm eleştirilerini içine atarak susması kadar, kişiye acı veren başka bir işkence türü yoktur, sanırım. Şayet yazmasaydım bu yükü devamlı taşıyamazdım. Bir gün mutlaka en olmadık yerde ve zamanda pimi çekilmiş bomba gibi patlardım. Diğer husus ise, ilkinin devamı niteliğindedir. Siyasi erkin ve bürokrasinin haksız rekabeti önlemek bir yana adeta teşvik ettiği, vergiciliğe ve YMM’lere ilişkin sistemin en önemli prensiplerinden adalet ilkesinin ihmal edildiği, objektif uygulamalardan uzaklaşıldığı bir ortamda, kendilerinden, sadece tarafsız hakemlik beklediğimizi vurgulamak açısından, geçmişte, zaman zaman uzunca sayılabilecek süreçlerde çalışmalar yapmak suretiyle yazmış olduğum bazı yazıları toparlayıp, böyle bir makale hazırlamayı ve oda bülteninde yayımlamayı zaten düşünmekteydim. Seçilen konu başlığının da uygun düşmesiyle cesaretim arttı. Bir bölümü elimin altında hazır dökümanlarım olması sebebiyle, zaman yönünden fazlaca kaybım olmayacağını da hissederek, şevkle yazmaya karar verdim.

“Tarih boyunca aklın bitmeyen sorgulamalarından korkanlar olmuştur. Bu sorgulama, eninde sonunda yerleşik düzenin kapısına dayanmakta statükonun demogojik kavramlarını ve kurumlarını sarsmaktadır.” Aynı zamanda düşman kazanmaktadır. Düşünmeyen, eleştirmeyen insanlar istenmekte, farktan kin doğmaktadır. Eleştirel düşüncenin yerleşip kök salmadığı toplumlarda, anlamlar farklılaşarak kavram kargaşası başlamakta, böylece sistem yozlaşmaktadır. Çete, mafya, tetikçi, yobaz, radikal, gibi birçok kelime değişerek sosyal, milliyetçi, aydın müslüman anlamlarına dönüşebilmektedir.

Mesleğimiz son yıllarda yaşanan bunca bunalımdan sonra hakkıyla, bugün kendisine karşı görünen güçlerin de (haklılığımızı onaylatarak) yardım ve desteğiyle hakettiği yeri mutlaka kazanacaktır. Yeter ki düşünceler özgürce tartışılarak ifade edilsin, farklılıklar ortaya konsun. “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir.” Cummings’in bu sözüne uyarak, meslekte yaşadıklarımızı, yanlış bulduğumuz uygulamaları ve özgün fikirlerimizi hiç değiştirmeden (standart reçetelere, hazır menülere, şablon çözümlere iltifat etmeden) olduğu gibi söyleyerek tartışabilmeliyiz. Halâ meslektaşlarımızın bilgi ve düşünce potansiyellerini çok büyük oranda ifade etmediklerini düşünmekteyim. Fikirlerin özgürce ifade edilmesi bu kadar zor mudur? Bu sorunun cevabı görünürde kolay, aslında zordur. Nitekim, Orwell’in aşağıdaki sözleriyle, bu soruyu cevaplayarak sunuşu sonuçlandırmak isterim.

“Özgürlük, iki artı ikinin dört ettiğini herkese söyleyebilmektir.”

SONUÇ (Sonsöz)

“Durduğunda yalçın dağlar gibi tek dur, dövdüğünde
dev dalgalar gibi vur. Yükseldiğinde seher yıldızı
gibi yüksel, indiğinde beyaz turna gibi kon, hızla ve
usulca. Sıçramaya hazır bir panter gibi sağlam bas
toprağa. Gövden kayın ağacınınki gibi sarsılmaz
olsun. Tekerlek gibi dön, yay gibi esne, başak gibi
eğil. Rüzgarda bir yaprak gibi sürüklen, suda bir
kurşun gibi gömül. Süzüldüğünde avlanan bir kartal
gibi müteyakız, estiğinde zemheri boranları gibi aralıksız.”
Alev ALATLI

Şimdilik olsa da, nihayet sözün sonuna geldik. Yanlışı - doğrusu, eksiği - fazlası hepsi bu… Öncelikle, yazının pesimist bir anlatım içerdiğini fark etmeme rağmen, geleceğe yönelik optimist fikirler taşıdığımı ifade etmek isterim. Bir yerde çelişkilerden söz ediliyorsa orada çözülecek sorun, güçlük ve engeller, mücadele ve eylem var demektir. Öyleyse, aynı zamanda ilerleme de, mutlaka olacaktır. Yaşananların hiç mi yararı olmamıştır? Bir musibet bin nasihattan iyidir. Dikkatli, tedbirli ve temkinli yönümüz daha çok gelişmiş, bazı dersler alınmış olabilir. “Yaşam gel geç bir süreç, insan dün yediği acı biberi bugün anımsadığında ağzı yanmaz.” diyerek ve asla yinelenmemesi yönünde olumlu adımlar atılması koşuluyla geçmişi unutmak, her şerden bir hayır çıkartmak, tabiki mümkündür. Ancak, bu noktada, (şeytanın avukatlığını yaparak) yararları olabilen bu tarz uygulamaları değişim ihtiyacı olan diğer gruplara da (darısı başınıza diyerek) önermek, doğrusu akla gelmiyor değil…

“Kişileri aldatan, öznesi belli olmayan (yetkililerce, devlete aitmiş gibi yayılan) her yalan söylendiğinde, evrensel aklı ve genel iradeyi değil sınırlı bir çıkar grubunu temsil ediyor, bir sosyal gruba karşı diğerini savunuyor demektir. Dondurulmuş (şoklanmış) gerçekler durmadan yinelenerek tazeymiş gibi topluma sunulur, kirlenme arsız ve yayılmacı bir tavırla pervasızca kullanılır ve tavsiye edilirse, yolsuzluk, yüzsüzlük, onursuzluk olağan hale gelirse, övgü düzme, pohpohlama geçerli ise, değer yargıları yozlaşır, toplum savrulur; hangi dala konacağını bilmeyen ürkek kuş sürüleri gibi mütereddit ve kararsız kalır.”

“İnsan bilinci çoğu zaman akli olmaktan uzaktır; hayal eder, düşler, sanır ve aldanır, heycanlanır, kızıp öfkelenir, isteklerine gerçek diye bakar. Kendini doğru diye dayatanı akıl yerli yerine koyar.” İşte böyle bir üst akıla ihtiyacımız vardır. Yetkili otoriteden beklenen hakemlik yapmasıdır. Doğru, adil ve gerçek olandan yana… Bizim gibi toplumlarda eleştiri, tenkit hatta dedikodu yaygındır. Konuşmak kolay, yazmak zordur. Gelişme özgür düşünüp, sınırsız hayal kurmakla mümkündür. Bir açıdan bakınca, herşey çok basitir. Yeter ki ilk adım atılsın, ilk söz söylensin.

Farklı ve çok sayıda birim tarafından YMM’lerin üzerine gidilmiştir, gidilmektedır. Telafisi imkansız tahribatlar yapılmış, bazı kaleler düşmüş, en önemlisi itibarı sarsılmıştır. Kanama devam etmekte olup, yara henüz kabuk bağlamamıştır. Halâ kendilerine güvenli bir çalışma ortamı sağlanamamıştır. Büyük çoğunluk “Dur bakalım, biraz daha bekleyelim” diyerek, sabredip devam etmektedir. Bir saksıyı çatlatıp ağır ağır toprağa yayılan ama toprağın köklerini kavrayıp kavramayacağı bilinmeyen bir fidan gibi, yeni (taze) kurulmuş olup bu kadar hücüma maruz kalan hiçbir teşkilat varlığını sonsuza kadar sürdüremez. Machievelei, “Her varlığın ilk yasası kendini korumak, yaşamaktır” diyor. Bende “Öyleyse, devam ediniz” diyorum. “Kendilerini bırakanları siz de bırakınız.”

Saygılarımla,
İzmir, 28.Ocak.2005
Saffet KUMBAS
 
Aşağıdaki şiirler aynı kitaptan alınmıştır.

“Pehpehlerle, pohpohlarla çok itleri at yaptık,
Uçurduk ta göklere alkıştan kanat yaptık,
Hiç yoktan başımıza koca saltanat yaptık,
Üstüne çul vursanız it onu kanat sanır
Eşeğe gem vurmayın kendini at sanır”
Namdar Rahmi KARATAY
 
“Asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır
Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır.,
Geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca,
Liyâkat görmesi, pezevenk, puşt olanındır.”
Neyzen TEVFİK

“Korkma sağır duvarlardan
Asker çantasından
Polis palaskasından
Hergün bir yanını vursalar da
Eksilmeyeceksin
Kim çalarsa çalsın aç kapını
Korkma
Bu aşkla, bu gülüşle, bu yürekle
Ya sonsuz bir deniz göreceksin karşında
Ya da bir ay en olgun çağında.”
Özdemir İNCE
 

SEVDİĞİM KADIN ADLARI GİBİ
Beni bu kentten götür diyorsun/çünkü burada/gitgide azalıyor manolya ağaçları /ve parklarda öpüşmüyor artık aşıklar / yaralıları almamak için sürücüler / hızla geçiyorlar kaza  yerinden/gerçeği savunan sesler zayıflıyor/kendi harflerine dökülüyor aydınlar
beni bu kentten götür diyorsun/çünkü burada/içlerine çöküyor inandığım bütün insanlar/ çiçek adları verilmiyor artık sokaklara/devrim şarkılarını çoktan unuttu meydanlar/yüreğin yağmura karıştığı yerde/içimi acıtan ne çok şey var
beni bu kentten götür diyorsun/çünkü burada elmalar düşmüyor Newton’un kafasına/”Buldum” diye bağırarak hamamdan fırlamıyor Arşimed/yetmezmiş gibi/ kentin boğazına takılıyor nükleer artık yüklü gemiler/itfaiyecilerin evleri yanıyor/yorganlarını ayırıyor birlikte yatanlar
beni bu kentten götür diyorsun/çünkü burada/gözlerini gözlerimden kaçırarak konuşuyor insanlar/ sahipleri adreslerinde bulunmadığı için/ postacılar aşk mektuplarını çöpe atıyor/su içmeye indiğinde gece/ katiller beyaz atlara biniyor/ bağıran arabalara sarhoşlar
beni bu kentten götür diyorsun/ çünkü burada / Karagöz’le Hacivat’ı şarkıcı sanıyor çocuklar/ martılar çöplüklerde yiyecek arıyor / otobüslerde yalnız kadınların ağladığı oluyor/ herkesi kurşunluyor kızgın adamlar/ içi sıkıldığında avazı çıktığı kadar bağıramıyor insan/ kapalı pencerelerden bile”

Akgün AKOVA


“Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?
Onu en çulpa herifler de emin ol becerir.
Hele sen gösteri ver, işte budur kubbe diye,
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye…
Ama gel kaldıralım dedin mi heyhat o zaman
Bir Süleyman daha lazım, yeniden bir de Sinan.”

Mehmet AKİF